Nitelikli
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
C. AKOR 1
“Bir hikaye de özlerimi açtım ama ben bu hikayenin
prensesi değil, cambazıydım.”
Cambaz - Mor ve Ötesi
Aman Aman - Duman
Başlamadan bir kaç şey söylemek istiyorum kitap iki kısma ayrılıyor KAZADAN ÖNCE - KAZADAN SONRA
Baştaki sahneyi ilerleyen bölümlerde daha iyi anlayacaksınız.
Başlama tarihlerini alayım ve sizi bölümler bırakayım
İyi okumalar bal kuşlarım
Her şeyin çok daha güzel olacağını düşündüğüm anlar çok az olurdu. Umutsuzluğa kapılmazdım ama kendimi bir yalana da inandırmazdım. Onunla tanıştığım ilk andan itibaren artık kalbimin bana ait olmadığını biliyordum. Daha o zaman kendime bile itiraf edemezken her şeyin kusursuz olacağına dair kendimi inandırdığım, kendi kendime kurduğum bir hikaye vardı.
Hikaye bitti ben gerçek dünyaya döndüm tekrardan hiçbir şeyin anlatılan hikayelerdi gibi olmadığını anladım. Ben bu hikayenin prensesi değil, cambazıydım. İnce bir ipin üzerinde yürüyüp hayatımla kumar oynardım, tek bir yanlış adımım bütün hayatımı alt üst edebilirdi. Dengesiz, dikkatli ama bir o kadar da dikkatsizdim.
Gözlerimi yeni hikayeme açtım, bu sefer gördüğüm ilk şey beyaz floresan lambası olan bir hastane odasıydı. Kulağıma kalp atış monitörünün sesleri geliyordu. Zihnim çoğu şeyi hatırlamayıp bana ihanet ederken hatırladığım son anı da onun gözleriydi. Beni kolumdan tutuşu, ona bağırmam, arabanın farı, kafamın içindeki deprem ve gerisi kocaman bir karanlık
“Hasta uyandı,” diyen bir sesi duyduğumda gözlerimi tekrardan kapattım.
Hayır hasta yeni bir hikayeye daldı.
KAZADAN 96 GÜN ÖNCE
Gerçekten ben için şu hayatta önemli olan üç şey vardı;
Gitarım.
Fırçalarım,
ve kedim karamel.
Geriye kalan her şey boş ve gereksiz detaylardan ibaretti, etrafımda dönüyor ama ilgimi çekmiyorlardı.
“Hazan kapıdayım,” telefonumdan duyduğum sesin sahibi en yakın arkadaşım Semina’ydı. Yine her zamanki gibi çok geç kalmıştım.
“Geliyorum!” dedikten sonra telefonu kapattım. Aynadan son kez kahküllerimi ve omuzlarımdan üç parmak yukarıda kestiğim siyah saçlarımı düzenledikten sonra yatağımın üstünden mavi gitarımı aldım. Odamdan çıkıp üzerime deri ceketimi giydiğimde koridorda Eren ile karşılaştım.
“Annemler evde yok diye hemen dışarı mı çıkıyorsun?” kollarını göğsünde birleştirip bana pis bir sırışla bakarken gözlerimi kıstım.
“Çok istiyorsan sende gelebilirsin,”
“Kalsın ablacığım ben ders çalışacağım,” dedi ama buna inanmadım. Ben çıktıktan beş dakika sonra evden çıkacağına adımın Hazan olduğunu bildiğim kadar emindim. Sadece boş hava yapmaya çalışıyordu.
“Yeme beni Eren. Çıkacaksan bana haber ver nerede olduğunu yaz ya da konum at aklım sende kalmasın,”
“Sanki çocuğum.” diye homurdandı ağzının içinden.
“Eren.” artık sesimdeki uyarıyı alması lazımdı.
Oflarken elini teslim olur gibi yukarıya kaldırdı “İyi tamam,” diyerek kabullendiğinde yanağından bir makas aldım “Ne yapıyorsun abla ya!”
“Geç kalma!” dedikten sonra kahverengi sporlarımı giyerek kapıyı açtım. Semina başını telefondan kaldırıp bana döndüğünde yüzünde bıkmış bir ifade vardı. Açık kahve gözleri adeta cayır cayır yanıyordu “Özür dilerim,” dedim hemen kollarımı boynuna dolarken.
Bana fazla dayanamadığı için hemen yumuşadı ve kollarını bana doladı “Sana zaafım var kızım bunu biliyorsun,” geri çekildikten sonra kahverengi saçlarını geriye savurdu ve koluma girip “Gidip eğlenelim bakalım,”
“Seviyorum seni,” dedim yanağından öpüp. Hayatımda kalan tek insan Semina’ydı, anaokulunda beri beraberdik aynı zamanda ailelerimiz ortaktı. Ne kadar kişi gitmiş olsa bile o hep vardı o hep benimleydi. Kavga etsek beş dakika sonra barışır beraber ders ekerdik.
“Bende seni canımın içi,” sahile kadar okuldakilerin dedikodularını yaparak giderken en sonunda ayakkabılarımızı çıkarıp kumlara oturduk. Antalya her zaman sıcak olurdu bu yüzden galiba bu şehri seviyordum.
“E bugünkü parçamız nedir bakalım Hazan hanım?” Semina’nın sorusuyla beraber kocaman gülümsedim ona. Bugün bizim günümüzdü ne olursa olsun küssek bile hep bu tarihte bu sahilde buluşacağımıza dair birbirimize söz verdiğimiz bir gündü.
4 Şubat bizim günümüzdü.
“Bugünkü parçamız o zaman Cambaz - Mor ve Ötesi,” gitarımı çalmak için akorlarını ayarlamaya başladım.
“Pardon?” duyduğum ses ile bakışlarımı sesin sahibine çevirdim. Hava karanlık olduğu için yüzünü tam olarak seçemiyordum ama kadife gibi bir sesi vardı.
“Buyrun?” dedim samimi bir sesle. Çoğu zaman dışarıdan soğuk biri gibi görünsem de aslında sosyalleşmeyi ve yeni insanlarla tanışmayı seviyordum.
“Gitarını çok beğendim ve istemeden de olsa sohbetinize kulak misafiri oldum. Sakıncası yoksa size eşlik edebilir miyim?”
Semina kolumu dürtüklerken kesinlikle kabul etmemi istiyordu, karşımdaki adama gülümseyip “Tabiki,” dedim ardından bebeğimin son ayarlarını da yaptıktan sonra tellere vurdum. Üç kısa vuruştan sonra çalmaya başladığımda şarkıya önce Semina girdi sonra ben eşlik ettim ardından yanımıza oturan yabancı adamda bize eşlik etmeye başladım.
Belki de hayat asıl bu anlarda güzeldir diye düşündüm kendi kendime. Hayat anlarda güzel, her anda en güzeldi. Başımı yanımdaki yabancı adama çevirdiğimde onun zaten bana baktığını fark ettim. Var mısın? diye devam ettim şarkıya yoksun dedi bana bakarken.
En sonunda vurucu bir şekilde gitarın tellerini çalıp şarkıyı bitirdiğimde Semina hiç beklemeden alkış ve ıslık tuttu “İşte bu ya!” dedi coşkuyla. “Geleceğin yıldızı bu kız,”
“Abartıyorsun.”
“Gerçekten çok güzel gitar çalıyorsun.” bana iltifat eden yabancıya döndüm. “Ayrıca sesinde güzel.”
“Teşekkür ederim.”
“Bu arada…” elini bana uzattı “Çınar Alp,”
Çınar Alp.
Sesi güzel yabancı adam.
Kaşlarım havaya kalkarken elini sıktım “Hazan.”
“Sonbahar, güz.”
“Anlamadım.”
“Adının anlamı. Hazan, sonbahar güz demek.”
“Seninle tanışmak güzeldi Çınar Alp,”
“Seninle tanışmak daha güzeldi Hazan.” diye karşılık verdiğinde elimi geri çektim. Sıcak bi adamdı, tehlikeli hissettirmiyordu. Aksine bu gece yabancı bir adamla böyle bir anı paylaşmak bana özgür hissettiriyordu.
“Buda arkadaşım Semina.” diye tanıttığımda Semina’nın elini sıkmak yerine sadece gülümsedi ve kafasını salladı. “Memnun oldum.”
“Ben daha çok oldum,” diye karşılık verdi Semina.
Telefonumun çalmasıyla aramızdaki huzurlu hava dağıldı, kısa kot şortumun cebinden telefonumu çıkardım. “Kim arıyor?” diye sordu Semina.
“Eren, kesin bir şeyini bulamıyor.” dedikten hemen sonra telefonu açıp kulağıma götürdüm. “Yine neyini bulamıyorsun Eren?”
“Abla…” sesinin titremesinden bir sorun olduğunu hemen anladım.
Kaşlarım anında çatıldı “Bir şey mi oldu?”
“Karakoldayım.” başımın üzerinden kaynar su dökülüyormuş gibi hissettiğimde kalbim sıkıştı. “Sakin ol, sadece lütfen gel.”
“Hangi karakol?” diye sordum derin panikle, bir yandan da kendimi sakinleştirmek için derin nefesler alıp verirken. Panik atak geçirmek şu anda isteyeceğim şeylerin arasında bile değildi. Karakolun ismini bana söylediğinde “Geliyorum korkma tamam mı?” dedim. Telefonu kapatıp oturduğum yerden kalkarken Semina’da hemen peşimden kalmıştı..
“Eren karakoldaymış.” sesimden deli gibi korktuğum belli oluyordu.
“Sakin ol, ben basını ayarlarım. Sorun yok sokak kavgasıdır.” hiç vakit kaybetmeden yola çıktığımızda düşündüğüm tek şey Eren’di. Yolda gördüğümüz ilk taksiyi çevirdiğimizde yolu söyledim.
Semina’nın eli elimin üzerine kapandığında elini sıkı sıkı tuttum “Bir şey olmayacak sakin ol,” kafamı salladım ama kalbime bunu geçiremedim. Kardeşimin başının belaya girmesi benim için bir azap olurdu, annemler bunu bilmemeliydi. “Hazan nefes al,”
“Sorun yok,” dedim nefeslerimi düzene sokmayı başarırken “O iyi bir sorun olmayacak,” Sorun olmayacak. Sorun olmamalı.
Taksi karakolun önünde durduğunda hiç vakit kaybetmeden karakolun kapısına koştum. Güvenlikten geçtikten sonra bir polisin önünde oturan Eren’i görmek içimde ağlama hissi oluşturmuştu. “Eren?” dedim ağlamaklı sesimle.
Eren sesimi duyar duymaz hızla oturduğu yerden kalktığında bana doğru adeta koşar adımlarla geldi ve kollarını boynuma doladı. “Özür dilerim.” diye fısıldadı küçük bir çocuk gibi. Küçükken de böyleydi bir hata yapardı, ben onun arkasını toplardım o her seferinde kollarını boynuma dolar benden özür dilerdi. Artık çokta küçük değildik. Ben yirmi o on sekiz yaşındaydı ama her şey hala eskisi gibiydi.
Geriye çekildiğimde kafasına şamarı yapıştırdım “Ödümü kopardın gerizekalı!” bakışlarım patlayan kaşı ve dudağı arasında gidip gelirken vuruğum için içim acıdı.
“Seninki yine sokak kavgasına karışmış,” diyerek arkadan gelen ses Hasan abiye aitti. Hasan abi aile dostumuz sayılırdı ve şu an onun burada olduğu ona minnettardım. “Kimse şikayetçi olmadı, iyi olan tarafı da bu gece nöbetin bende olmasıydı.”
“Sağol abi. Bundan bizimkilerin haberi olmasın lütfen.”
“Merak etme benden söz çıkmaz. Abine güven söz çıkaranın ensesine çökerim.” dediğinde bunu keyfimi yerine getirmek için söylediğini biliyordum.
Ters bakışlarla Eren’e baktım “Düş önüme.” dedim sinirle.
“Abla-”
“Eren düş önüme yoksa benden dayak yiyeceksin.” sustu ve usul usul önümden yürüdü.
“Hazan!” Semina’nın bağırışıyla hızla ona döndüm
“Ne oldu?”
“Biz adamı sahilde unuttuk! Lan veda bile etmedik!”
“Bende bir şey oldu sandım.”
“Daha ne olacak acaba Hazan? Gitti heykel gibi adam!” elini alnına koyarken gerçekten bu duruma kahrolmuş gibiydi.
“Hangi adam?” diyerek araya girdi Eren.
“Sen konuşma!” ikimizde aynı anda konuştuğumuzda Eren başını yere eğip suçlu suçlu yürümeye devam etti.
“Gitti adam ya! Geri mi dönsek?”
“Saçmala!” dedim hemen ama aklım hala sahilde olma ihtimalindeydi. Gitsem onu tekrardan görebilir miydim? Görüp ne yapacaktım ki ne diyecektim mesela? “Ya benim aklım sende kaldı?” mı diyecektim. Belki de orada değildi, gitmiş olabilirdi, niye beni bekleyecekti ki zaten?
Dene Hazan ne kaybedersin? dedi iç sesim ama ben kendime bahaneler uydurdum. “Eren ile ilgilenmem lazım. Annemler gelmeden bu işi halletmem lazım.” dedim taksi evin kapısının önünde durduğumda. Kollarımı Semina’ya dolayıp sıkı sıkı sarıldım “Teşekkür ederimm, her seferinde benimle beraber kardeşimin götünü topladığın için.”
“Sanki sen benim kardeşimin götünü hiç toplamamışsın gibi.”
“En azından kardeşin kız.”
“Allah sana kolaylık versin canım bebeğim,” dedi sonunda benim durumumum daha vahim olduğunu anlamış gibi.
“Amin.” taksiden inip eve girdiğimde Eren’in suçlu suçlu koltukta oturduğunu gördüm. Tekrardan yumuşadım tabi, böyle köpek bakışları atarken nasıl ona kızgın olabilirdim ki?
Gitarımı koltuğun kenarına yaslayıp bende onun yanına oturdum “Yüzün acıyor mu?” diye sordum sakin bir sesle.
“Acımıyor,” dedi ama acıdığını biliyordum.
“Yalancı,” dediğimde güldü. “Belki biraz acıyor olabilir.” bakışları bana döndüğünde tekrardan pişman olduğunu gördüm. “Abla gerçekten özür dilerim. Yarın annemler öğrenince sorumluluğu ben alacağım, artık sorumluluk almam gerekiyor,”
“Salak salak konuşma, on sekiz yaşındasın diye büyümüş sayılmıyorsun. Ayırca öğrenmemelerini sağlayacağım eğer öğrenirlerse ben halledeceğim.” hafifçe omzumla omzunu ittim “Ablan halledecek sen rahat ol,”
“Ağa konuşması yaptın.” dedi yüzünü buruşturarak.
Eren daha çok anneme benziyordu mavi gözleri, kahverengi saçları, yakışlıklı bir yüzü vardı, erkek güzeliydi. Bir sürü kızın canını yakacak türdendi, burnu bile aynı estetik yapılmış gibi doğal ve güzel duruyordu.
“Bence benden güzel hanımağa olurdu.”
“Kötü bir şakaydı.”
“Sonuçta güldün.” elimi sırtına koyup sıvazladım “Hadi şimdi git ve uyu, yarın ikimizide çok güzel bir nasihat senfonisi bekliyor.”
“Kendimi nezarethaneye attırasım geldi.”
“Dayak geliyor,”
“Şaka yaptım.” oturduğu yerden kalktıktığında “Pansuman yapayım mı?” diye sordum.
Reddetti hemen beni tabiki “Gerek yok ben kendim yaparım.” her ne kadar onu hala küçük bir çocuk gibi görsem de - ki hala öyleydi - bir yerden sonra kendi işini kendi halletmesi gerektiğini düşündüğüm için üzerine gitmedim. “Pansumanını yapmayı unutma o zaman.” diye tembihledim yinede.
Eren odasına çıktığında oturduğum yerden kalkıp gitarımı aldım ve kapıya döndüm. Ya hala oradaysa? Neden tanımadığım bir adamı tekrardan görmek için içimde böyle delicesine bir istek vardı bilmiyordum. Yine de denemem gerekiyordu çünkü biliyordum ki bugün oraya gitmezsem diğer bütün günlerimde pişman olacaktım.
Spor ayakkabalarım giyinip evden çıktığıma taksi bile çağırmadan hızlı adımlarla yürümeye başladım. “Ne olursa olsun Hazan. Ya onu tekrardan göreceksin ya da sonsuza kadar senin için güzel bir anı olarak kalacak.” dedim kendi kendime.
Neredeyse yarım saat sonra sahile vardığımda bakışlarım etrafta gezindi ancak yoktu. Gitmişti. Omuzlarım hayal kırıklığı içinde düştü. Hayal kırıklığı duymam bile saçmaydı, saatlerce burada bekleyemezdi sonuçta ama belki bir ihtimal diye düşünmüştüm hatta o ihtimale tutunmuştum.
En azından denedin Hazan. O adam ne kadar yıl geçerse geçsin senin zihninde güzel bir hatıra olarak kalacak.
🎸
Pazar kahvaltılarının hep güzel olması gerektiğini düşünürdüm, en son huzurlu pazar kahvaltısını on iki yaşımda yaptığımı hatırlıyorum sonra ne olmuştu bilmiyordum. Sanki biri benim içinde olduğum o korunaklı fanusu kırmıştı ve bütün parçaları bana batmış her tarafımı kan revan içinde bırakmıştı.
O günde sonra her pazar kahvaltısı bir öncekinden daha beter olmaya başlamıştı, hatta sadece pazar kahvaltısı değil, her kahvaltı, her akşam yemeği, her gün.
“Böyle bir rezillik medyaya çıksaydı bizi nasıl bir hale sokacağını hiç düşünmedin mi Eren?” babamın sesi sakin ama taş gibiydi.
Eren suçlu bir şekilde kafasını eğdiğinde canım yandı. Onun böyle olmasını sevmiyordum, boyununu bükmesine dayanamıyordum. “Baba ben-”
“Benim suçum aslında,” diyerek araya girdim. Eren hızla kafasını kaldırarak bana baktığında hafifçe tebessüm ettim ve babama döndüm. “Çok fazla ders çalışıyor,” bu söylediğimde dürüsttüm. “Kafasını dağıtması iyi olur diye düşündüm. Biraz dışarı çık dedim böyle olacağını düşünmedim.”
“Sen nasıl bu kadar sorumsuz bir kız olabilirsin!” dedi annem hiddetle. “Hadi o daha küçük peki sen? Ne zaman büyüyeceksin Hazan?”
Büyü Hazan!
Çocuk gibisin Hazan!
Sorumsuzsun Hazan!
Ne zaman aklını başına alacaksın Hazan!
Boş hayalleri bırak Hazan!
“Ben büyüdüm anne,” dedim sakin bir sesle. “Ve görüyorum Eren zorlanıyor, ona baskı uyguluyorsunuz ve o gerçekten zorlanıyor. Böyle giderse sağlığına bir şey olmasından korkuyorum, evet hatalıyım kabul ediyorum. Onunla beraber gitmeliydim ama böyle olacağını bilemezdim, Eren’de bilemezdi.” derin bir nefes aldım anneme bakarken “Merak etmeyin basını hallettim. Sorun yok.”
“Sorun olmamalı Hazan,” diye tekrarladı Babam. “Sorun hiç olmamalı ki siz de istediğiniz şeyleri yapabilin. Sorun olmasın ki sen özel okuluna gitmeye devam et, sorun olmasın ki Eren tenis maçların gitmeye devam etsin. Değil mi Füsun?” diyerek anneme döndü.
“Öyle Cevahir.”
Sorun olmamalı. O kadar çok sorun vardı ki sadece görünmüyordu ama yine de herşeye rağmen sorun olmamalı dedim kendime. Hiçbir sorun olmamalı.
“Akşama yeni ortaklarımızında olacağı bir sanat galerisi olacak.” dedi annem çayından bir yudum alırken. “Hazan akşam için uygun kıyafet giy, Eren sende çalışmaya devam ediyorsun.” artık yemek bitmişti.
“Müsadenizle,” dedim oturduğum yerden kalktığımda. “Elbise bakayım anca hazırlanırım.”
“Hazan.” dedi annem.
“Efendim,”
“Yine kilo almışsın, siyah uzun elbise falan giy biraz kilonu kapatsın.” demesi içimi sızlattı ama gülümsedim. Çünkü acına hep gülümsersin.
“Bakarım.” arkamı dönüp odama girdiğimde karamel ayağıma dolandı. Eğilip karameli yerden alırken başının üzerini öptüm “Oh sen ne kadar tatlısın karamel,” iyice göğsüme çekip sarıldım. Bazen çok sakin bazen de çok hareketli bir kedi oluyordu ve onun böyle olmasını seviyordum. Onu seviyordum.
Karameli yatağımın üzerine bırakıp aynanın karşısında geçip kendimi süzdüm. Yuvarlak bir yüz, küçük burun, çok da dolgun olmayan dudak. Ela göz, siyah kahküllü kısa saç ve balık etli bir vücut. Güzellik standartlarına pek uyduğumun söylenmezdi ve bunun farkındaydım ama farklı olmayı seviyordum. Herkesten farklı olmayı seviyordum.
Aynadaki kızı da sevebiliyor musun?
Seviyordum.
Yani sanırım.
Akşama kadar aynadan kendime baktım, kendi kendime konuştum, kendimi eleştirdim kendi canımı kendim yaktım ki kimse benim canımı yakamasın. Aklıma yine sahildeki yabancı adam geldi keşke dedim içimden keşke bir kez daha karşılaşsak seninle.
Telefonumun çalan sesiyle düşüncelerimden sıyrılırken arayanın Semina olduğunu görüp hemen açtım. “Selam bebeğim!” diye şakıdı hemen.
“Selam!” diye karşılık verdim hemen aynı tonla.
“Galiba birileri fena azar yemiş,” dedi hemen beni anlayarak, bunu nasıl yaptığını anlamasam da bir sorunum olduğunda hemen ben söylemesem, belli etmesem bile anlıyordu.
“Biraz,”
“Aman kızım boş ver, hadi bak bir kaç saate sanat sergisine gideceksin. Ne kadar seninle gelmek istesem de bir tık cezalı olabilirim. Bizim kızı antrenmana götüreceğim ama bu senin süslenip gitmene asla engel değil biliyorsun o yüzden hemen yıldız gibi parlıyorsun.”
“Siyah elbise giyeceğim.” dedim dolabı açarken.
“Ne siyahı ya!” diye bağırdığında yüzümü buruşturdum.
“Ay ne bağırıyorsun kulağımın zarı patladı!”
“Siyah falan giyinmiyorsun gece mavisi elbisen var ya onu giy.” dediği elbiseyi çıkarıp karşıma tuttum. Dar, mini, boyundan bağlamalı, altında fırfırları olan kumaş bir elbiseydi.
“Annem bundan hiç hoşnut olmayacak,” diye mırıldandım elbiseye bakarken “Ama benim hoşuma gidebilir.”
“İşte böyle kızım! Go girl!” onun tepkisine gülümserken hızla kıyafetlerimi çıkarıp elbiseyi üzerime giydim. Onun altına ise siyah kilotlu çorap giydim, bacaklarımın tombulluğu biraz ortaya çıkmıştı ama bunu sorun etmemeye çalıştım. “Bebeğim ben şimdi kaçıyorum seni çok seviyorum hazırlandıktan sonra bana fotoğraf atmayı unutma.”
“Tamam bende seni seviyorum.” dedikten sonra telefonu kapattım. Saçlarım zaten kısa ve düz olduğu için taramam yeterli olmuştu. Göz altlarımı kapatıp gözüme buğulu mavi bir göz makyajı yaptım ardından göz makyajım zaten ağır olduğu için dudaklarıma daha hafif bir renk ruj sürdüm.
Kulağıma yıldız küpelerimi ve onun takımı olan gümüş kolyeyi taktım. Parmağıma da birkaç gümüş renkte yüzük taktıktan sonra parfümümü sıkıp son halime baktım. Saçlarımı kulağımın arkasına itip yüzüme küçük bir gülümseme kondurdum ve telefonumu alıp fotoğrafımı çektim.
Semina’ya fotoğrafı atar atmaz telefonu çantama koydum ve karamelin başını öpüp odamdan çıktım. “Eren?” kapıda beni bekleyeni görmemle sorgulu ifadelerle ona baktım.
Hiç beklemeden kollarını boynuma doladı “Teşekkür ederim.”
Bir süre sarıldıktan sonr geri çekildim “Sana ablan halleder demedim mi? Bak hallettim.”
“Hallettin.” bakışları beni süzdü “Güzel olmuşsun, iyi ki annemi dinlememişsin.”
Güldüm yine “Hadi ben kaçtım sende dersini güzel çalış,” dedikten sonra siyah bilekten bağlamalı rugan topuklu ayakkabılarımı ve beyaz kürkümü giyip evden çıktım.
Annemler önceden sergiye gidip organizasyon yapacağı için bende taksi ile gidecektim. Taksiyi beklerken Semina’dan gelen mesaja tıkladım.
BAL’IM ; YA BU MÜKEMMELLİK NE ACABA?
BAL’IM ; TAŞ TAŞ
BAL’IM ; Taş deyince aklıma sahildeki adam geldi. Yanarım onu kaybettiğimize yanarım.
Hazan ; Abartıyorsun.
Hazan; Hem yüzünü bile tam görmedik
BAL’IM ; Öyle bir sesin çirkin ihtimali olamaz Hazan.
Hazan ; Taksi geldi seni seviyorum.
BAL’IM ; Kaç bakalım
BAL’IM ; Bende seni seviyorum.
Yarım saat sonra sergi alanına geldiğimde derin bir nefes alıp yüzüme samimi bir gülümseme yerleştirdim. Kapıdaki görevliyle kürkümü verdikten sonra teşekkür ettim ve annemlerin yanına doğru adımladım.
Bir kadın ile konuşurken annem beni görmesiyle anlık olarak bakışları bozguna uğrasa da hemen ifadesini toparlayıp “İşte buda kızım Hazan.” diye tanıttı beni karşısındaki kadına kadının hemen yanında bir adam dikiliyor babam ile konuşuyordu.
Kadın elini bana uzatırken gülümsedi “Aslı ben,” dedi. Orta yaşlarda, kahverengi bukleleri olan minyon tipli ama oldukça güzel bir kadındı.
“Hazan,” dedim elini sıkarken.
“Yeni ortağımız Özkan Sancar’ın eşi.”
“Çok memnun oldum.”
“Bende öyle.”
“Çok da güzelsin,” dediğinde yine gülümsedim.
“Teşekkür ederim o sizin güzelliğiniz.”
“Oğlunuz yok mu Özkan Bey?” diye sordu annem hemen babamın yanında duran saçlarına hafif kır düşmüş adama.
“Birazdan burada olur. Trafiğe kalmış.”
Buradan kaçmam lazımdı.
“Ben içecek bir şey alacağım hemen dönerim.” diyerek yanlarından ayrıldığımda derin bir nefes aldım ve tabloların önünde gezmeye başladım. En sonunda kendime alkolsüz bir kokteyl alıp bir tablonun karşısında durdum.
Resim yapmama rağmen bu tablolardan hiçbir zaman anlamazdım, ya ruhum çökmüştü ya resimden anlamıyordum. Bende çizim yapardım ama ben daha çok daha farklı şeyler çiziyordum. Mesela karamel, onu hep çizerdim, gitarımı çizerdin, kendimi çizerdim. Çizdiğim şey ruhuma hitap ettiği kadar gözüme de hitap etmeliydi.
Şuan karşımda ise sadece öylece bütün renklerin karışımından oluşan bir şey görüyordum, sanki ruhu yoktu.
“Bu tablodan bir şey anlıyor musun?” diye duyduğum ses kendime gelmeme sebep oldu. Bu ses tanıdıktı, bu ses onun sesiydi.
Kafamı hızla yanımda duran takım elbiseli adama çevirdim. Dün karanlıktan seçemediğim yüzü şu an gözlerimin önündeydi. Açık kahve dağınık saçları, çikolata kahvesi gözleri, yumuşak oval çenesi dolgun dudakları ve uzun boyu… epey uzun boyuyla karşımda duruyordu.
Dün sahildeki adam.
Sesi güzel yabancı adam.
Çınar Alp.
“Sen?” dedim hafif başım yana eğer gibi.
“Biraz bodoslama mı oldu?” diye sordu alayla.
“Senin burada ne işin var?” diye sorduğumda artık tamamen ona dönmüştüm..
Elini bana uzattı “Çınar Alp Sancar.” babamın yeni ortağının oğlu.
Bakışlarımdaki şaşkınlık artık tüm yüzüme yayılmıştı bir süre öylece eline baktım ancak sonra elini sıktım “Hazan Yalçıner.”
Dün sahilde bulmayı beklediğim adam Çınar Alp
Bugün yeniden tanıştığım babamın ortağının oğlu Çınar Alp Sancar.
VE İLK BÖLÜM SONUUU
Umarım onları da diğer kitaplarımı sevdiğiniz kadar seversiniz onları size emanet ediyorum 🎸🎡
Aslında iki kurgu aynı anda yazmak huyum değildir ama bu kurgu bizi yormayan bir kurgu ve benim bu kurguyu yazmaya ihtiyacım vardı umarım sizde okudukça kendinizi bulursunuz.
Bir aksilik olmadıkça her hafta çarşamba günü 19.00' da yeni bölüm gelecek
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar

Yorumlar
Yorum Gönder