Nitelikli
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
A.6-GÜMÜŞ TİLKİ
“Düşmanını kendinden bile iyi tanı,
ona kazandığını hissettirip kazan,”
True Love’s Last Kiss - Eternal Eclipse
Castle in the Snow - Kadebostany
Hayal kırıklığı.
Hiçbir şey kadar acı veremezdi insana. Bunu biliyordum çünkü defalarca kez yaşamıştım. Bir insanı artık kendi içinde aklayamadığın zaman oluşurdu bu duygu ve bir daha asla eskisi gibi olmazdın, oldurmazlardı.
Küçük bir çocukken babamın her dediğine inanırdım, gerçi sadece küçükken değil hayatımın her anında onun dediği her şeye inanırdım. Çünkü bana göre babam bir kahramandı ki - halen öyle - ve o ne derse doğru olan oydu. O hiç yalan söylemezdi, bana karşı hep dürüst olup beni güçlü bir şekilde yetiştirmişti. O benim hayatımda
idol olan biriydi.
Şimdi ise sanki bana öğretilen her şey başıma yıkılıyormuş gibi hissediyordum. Kralın iyileşmesi için yazılan tedavi kartının üstündeki şekiller babamın alfabesindeki işaretlerdi. O kadar bununla ne alakası olduğunu anlamıyordum ki bu işe nasıl bulaştığını dahi bilmiyordum.
Babam Kral’a yardım mı ediyordu?
Etmezdi! Bunca yıl beni onlara düşman olacak şekilde büyüttükten sonra kendisi o tarafta olamazdı. Hain değildi, bu benim kabul edip affedebileceğim bir şey değildi.
“Milena?” duyduğum sesle düşüncelerimden çıktım. Mortis bir sorun olduğunu anlamış gibi “Ne oldu?” diye sordu.
“Bu şekillerin ne olduğunu biliyorum. Bu babamın alfabesi,” elimdeki bardağı kenara bırakıp oturduğum yerden kalktım ve günlüğü açıp Mortis'in yanına oturdum. “Bunu daha önce bir kez daha görmüştüm o zaman anlayamamıştım.” sayfayı açıp ona gösterdim. “Bak, aynı işaretler burada da var.” günlüğü elimden alıp incelemeye başladı.
“Sen bu şekillerin ne anlama geldiğini biliyor musun?”
“Bilmiyorum.”
“Peki babanın bununla ne işi olabilir?” diye sorduğunda bana döndü. Sanki gözlerime bakarsa doğru ya da yalan söylediğimi anlarmış gibi bakıyordu.
“Bilmiyorum,” derken dürüsttüm. “Ama bunların anlamlarını bulabilirim,” günlüğe uzandığımda onu bana geri verdi. Bakışlarım tekrardan sayfalar arasında gezinmeye başladığında bir sayfaya denk geldim.
Karim Marad’ın Günlüğünde;
Bir günah işledim. Bulaşmamam gereken bir işe bulaştım. Bu işin sonunu göremiyorum, en değerli parçalarımdan birini kaybettim. Çocuklarımdan birini… Onu o kadar sır olarak sakladım ki sonunda açığa çıktı.
Onun başını da belaya soktuğum için çok pişmanım ama böyle olacağını bilmiyordum. Tek isteğim ona bir şey olmaması.
Başka bir sayfayı çevirdim.
Karim Marad’ın Günlüğünden;
Bir ilaç buldum.
Yapmamam gereken bir şeydi ama yaptım. Sorun bu değil asıl sorun ilaçta düzgün olmayan bir şeyler var.
İlaç hem ölüm, hem yaşam… Çocuklarımı bundan korumam gerek çünkü biliyorum onları bulmaya gelecekler. Onların kanındaki mucizeyi öğrendiklerinde onları isteyecekler. Onları koruyamamaktan korkuyorum, lanetim onlara da bulaşacak diye ödüm kopuyor.
Zekam bir lanet ve kanımda.
Milena, güzel kızım umarım bir gün bu günlüğü okumak zorunda kalmazsın. Senden sakladığım şeyleri sana söylemeye yüzüm yoktu ama şimdi bunları okuyorsan herşey daha yeni başlıyor demek. Seni bunlardan korumak istiyorum bu yüzden git. Elena ile beraber Mısır’ı terk et.
Mısır’ın sonu gelecek. Sesler her yerde, kanımın içinde ve zihnimde. Beni delirtiyor, size zarar gelmesini istemiyorum bu yüzden gidin. Güneş doğduğunda her şey açığa çıkacak güzel kızım…
Günlüğü tutan elim titremeye başladığında günlüğü kapattım. Bu ilacı babam üretmiş olmazdı, bu saçmalığa inanamazdım.
Kendi gözlerinle okudun Milena. O yapmış, size ihanet etmiş.
“O yaptı.” dedim fısıltı gibi çıkan sesiyle. Sesimdeki yenilgi her tarafa yayıldı “Babam yaptı, ilacı o buldu. Formülü o buldu.” hayal kırıklığımın parçaları her yere dağılmıştı. Bütün inancım, her şeyim alt üst olmuştu. Ne yapacaktım şimdi? İnandığım her şey yalandı.
Bundan sonra hiçbir şeye inanmayacaktım. Hayatımda güvendiğim tek kişi, kahramanım olan adam artık kalbimin tam ortasında oluşan ağrının sebiydi. Öyle bir darbeydi ki bu bir daha kimseye bu denli inanamayacak, kimseyi bu denli sevmeyecek, kimseye bu denli güvenemeycektim. Bir enkazının altındaydım ama üzerimde hiç tuğla yoktu sadece hayal kırıklıkları vardı.
“Emin misin? Başka bir şey yazmış mı?”
“Kendi elleriyle yazmış. Onun el yazısı. Pişman olduğunu da yazmış, tehlikeli demiş.” ona döndüğümde buz mavisi gözleri kısıldı. Ona bakarken tekrardan düşündüm aslında düşman kimdi? Beni hayatım boyunca kandıran ve bana yalanlar söyleyen babam mı? Yoksa beni zehirli bir bıçakla yaralayan kardeşim mi? Yoksa beni defalarca kez kurtarmasına rağmen bana dengesizce davranan bu adam mı?
Yoksa ben miydim kendime düşman?
“Ne düşünüyorsun?” diye sordu erkeksi bir sesle.
“Dostlarımı ve düşmanlarımı,” diyerek dürüst oldum.
“Bu durumda ben hangi taraftayım?” sorusuyla düşündüm. O bana dost değildi ama düşman gibi de hissettirmemeye başlamıştı.
“Sen karşımdasın. Bu bizi düşman yapar, çünkü karşındayım. Karşımdasın,” sözlerim yalan değildi. Ben ona güvenecek bir kadın değildim ve oda benim dostum olacak bir adam değildi. Oturduğum yerden kalktığımda minik bebeğimin yanına geri oturdum ve elimle onun başını okşamaya başladım. Diğer bir yandan da önümdeki kartlarda oluşan şekilleri çözmeye çalışıyordum. Bir süre sonra Mortis kütüphaneden çıktı ve beni yalnız bıraktı.
Günlüğü tekrar ve tekrar okuduğumda her seferinde bir kelimeden takılı kaldım. Güneş doğduğunda her şey açığa çıkacak güzel kızım. Bu cümlenin altında bir anlam olduğunu hissediyordum. Bazı sayfalar babamın alfabesiyle yazılı olduğu için neler yazdığını anlamıyordum. Sıkıntıyla nefes verip günlüğü kenara bıraktığımda yanımda yatan Leopar’a döndüm.
Buz mavisi gözleri bana bakıyordu “Hala sana bir isim bulamadım.” buna karşılık olarak miyavladı. Hala küçük olduğu için sesi miyavlama gibi çıkmıştı. Ona gülümseyip oturduğum yerden kalktığımda kütüphaneden çıktım ve hemen karşımda duran dolabın camından kendimi gördüm.
Gözlerim kıpkırmızıydı, yeşillerim zorlukla seçiliyordu. Saçlarım yağlanmıştı boynumdaki ip izi hala olduğu yerde duruyordu. Üzerimdeki kazağı yukarı kaldırdığımda kırmızıya boyanmış bandajı fark ettim. Berbat haldeydim, toparlanmam lazımdı bunu biliyordum. Hayatımda hiç bu kadar uzun zamandır böyle bitik görünmemiştim.
“Damian, gözlerinin birkaç güne düzeleceğini söyledi,” içeriye giren kişiyle birlikte hafifçe irkildim. Kazağımı indirdiğimde Aris tam karşımda duruyordu. “Nasıl olduğunu görmek için geldim.”
“İyiyim,” sesim mesafeliydi. Kime nasıl davranacağımı şaşırır olmuştum, o yüzden tıpkı ilk günkü davranmam gerektiği gibi davranmaya karar verdim. Onlara yakın davranmak ihaneti zorlaştırırdı.
“Çok fazla ayakta durmamalısın. Yaran için kötü olur.”
Aynanın önünden çekilip ona döndüm “Aris, ne istiyorsun?”
“Hiçbir şey,” dedi hemen. “Sadece,” kısa bir an duraksadı, “Bize neden kimseyi öldürmediğini söylemedin?”
Kaşlarım anında çatıldı “Sen… Ne? Kim söyledi?”
“Kimse söylemedi. Jasmi hacker olduğu için kulaklığa sızdı. Sadece ikimiz biliyoruz.”
“Mortis ile benim konuşmamı mı dinlediniz!” dedim sinirle. Bu resmen koca bir şaka olmalıydı, doğru düzgün kimseyle konuşmayacak mıydım! Nasıl bir cehennemin içine düşmüştüm de nefes dahi zorlukla alıyordum.
“Sadece bizden bir şey sakladığını düşündüğümüz için bunu yaptık. Ayrıca bize söyleyebilirdin.”
Duygusuz bir şekilde güldüğümde ona doğru bir adım attım “Size neyi söyleyecektim Aris. Neredeyse tanışalı iki hafta olmuş insanlara ne anlatmamı bekliyorsun?” o kadar sinirliydim ki kendimi frenleme ihtiyacı duydum. “Benden nefret eden insanlara zayıflığımı mı mı söyleyeyim?”
“Senden nefret etmiyoruz,” diye karşı çıktı hemen.
“Ediyorsunuz. Bana olan bakışlarınızı görüyorum, bana güvenmeniz ya da nefret etmeniz umrumda bile değil. Sadece hayatıma burnunuzu sokmayın, benim hayatıma dahil olmayın.” yanında geçtiğim sırada eli hafifçe kolumu tuttu.
“Kimseye söylemeyeceğiz.” dediğinde kafamı salladım ve odadan çıktım. Merdivenleri inerken Mortis'in de yukarı çıktığını gördüm. Beni görünce duraksadı ve yüzündeki ifade değişti “Hadi gidiyoruz.”
“Nereye?”
“Gidince görürsün,” kısa ve netti. Arkasını dönüp merdivenleri geri aşağı indiğinde bende onunla beraber indim. Üzerime siyah bir mont geçirdikten sonra kapşonunu kafama geçirip evden çıktım. Hava yine kararmıştı, uzun zamandır hava aydınlıkken dışarı çıkıp güneşi seyredemiyordum. Bir kaçaktım ve kimsenin benim yüzümü tanımasını göze alamazdım.
Ne kadar inkar edersen et onun tutsağı oldun Milena.
İçimi kaplayan kasveti silmeye çalıştım lakin bu o kadar zordu ki. Üzerimde kara kara bulutlar vardı ve artık tenimin içinden ruhuma işliyordu. Arabaya doğru ilerlediğimizde şoför koltuğunun yanına oturdum. “Hep gece mi dışarı çıkacağız?” sesimin sitem gibi çıkmasını engelleyememiştim.
Sessizliği sürdüğünde “Nereye gidiyoruz?” diye sordum. Bana cevap vermezken cebinden sigarasını çıkarıp yaktı ve dudağının arasında yerleştirdiği sigarasını bana uzattı. “İstemiyorum,” kafamı cama çevirdim. Dışarıda kar soğuğu vardı. Mısır artık eskisi kadar sıcak değildi, güneşin tenimi ısıtmasını ble özlemiştim. Işığın gözlerimi kamaştırmasını, güneşin kavurucu sıcağında ıslanmayı özlemiştim. Sadece iki hafta olmuştu ama ben özlemiştim, hayatı doya doya yaşamaya çalışan bir kadın için iki hafta bile çoktu.
Sabah ilk iş dışarı çıkacak ve güneşin tenimi yakmasına izin verecektim. Elim arabanın şarkı kısmına gittiğinde aynı zamanda Mortis'in de ekrana uzandığını fark ettim. Parmakları benimkilerine değerken onun elinini kenara ittim. “İstediğim her şarkıyı burada bulabilir miyim?” diye sordum onunki gibi düz bir sesle.
“Yazman yeterli,” dediğini yapıp şarkının ismini yazdım - Castle in the snow - Kadebostany - üzerine bastım ve şarkı bütün arabayı doldurdu.
I can hear the birds
kuşları duyabiliyorum
I can see them fly
uçtuklarını görebiliyorum
I can see the sky
gökyüzünü görebiliyorum
I can hear the birds
kuşları duyabiliyorum
I can see them fly
uçtuklarını görebiliyorum
I can see the sky
gökyüzünü görebiliyorum
It’s about to cry
gökyüzü ağlamak üzere
Şarkının her cümlesi sanki beni anlatıyor gibiydi. Hepsi ruhuma işliyordu, hepsi derime işleniyordu. Araba her saniyede daha da hızlanıyordu Haris’e döndüğümde büyük bir ciddiyetle arabayı sürdüğünü fark ettim. Bir eliyle direksiyonu tutuyor diğer eliyle de sigarasını tutuyordu. Her ne kadar ondan hoşlanmasam da bu halinin gerçekten karizmatik göründüğünü inkar edemeyecektim.
Bir evin önünde durduğumuzda Haris tek hamle ile arabayı park etti. Arabadan indiğimde bakışlarım etraftaki binalara takıldı. Burada daha önce hiç görmediğim kadar yüksek binalar vardı. Mısır’da binalar genel olarak bu kadar yüksek olmazdı ama bunlar kesinlikle yüksekti. Yine de o yüksekliğe rağmen Piramitleri ve Sarayı hala görebiliyordum. Küçükte gözüksekeler oradaydılar uçsuz bucaksız çölün hemen arkasında Saray’ın kubbesi gözüküyordu.
Mortis'in binlardan birine yürümesiyle bende onun peşinden yüksek binalardan birine girdim. Asansöre bindiğimizde hala aramızda dolaşan bir gerginlik vardı. “Benden nefret ediyorsun değil mi?” bunu neden sorduğumu bile bilmiyordum. Sadece sessizlik birdebire beni rahatsız etmeye başlamıştı.
“Düşmanından nefret etmem gerekir değil mi?”
Omuz silktim “Nefret etmen gerekir,”
Bana doğru döndüğünü hissettiğimde bende ona döndüm “Ama senden nefret etmiyorum Milena,” bana doğru bir adım daha atıp aramızdaki mesafeyi azalttı. “Sana karşı herhangi bir duygu beslemiyorum. Hayatımda o kadar yere sahip değilsin,”
Sözleri beni şaşırtmadı aksine beklediğim şeylerdi bu yüzden sadece güldüm. “Hayatında yer sahibi olamayacağım Mortis. Çünkü bunu istemiyorum ama eğer olursam seni yerlebir ederim,”
“Kendinden çok eminsin,”
“Her zaman öyleyim,” sözlerimle beraber asansörün kapıları açıldığında ilk önce çıkan ben oldum. Mortis benim arkamdan gelirken bana yolu göstermes kısa bir an için durdum. Önümde yürümeye başlayınca onu takip ettim, en sonunda bir kapının önünde durduğumuzda cebinden anahtarı çıkardı ve kapıyı açıp ilk benim geçmem için geriye çekildi.
Ayakkabılarımı çıkarıp içeri girdiğimde “Burası senin evin mi?” diye sordum.
“Pek sayılmaz sadece arada sırada buraya geliyorum,” kapıdan içeri girer girmez sağa döndüm. “Buraya niye gel-” devamını getirememe sebep olan şey oturma odasının ortasında duran çelloydu. Gözlerim anında parlarken çelloya doğru ilerledim.
“Sana tekrardan çello çalacaksın demiştim dies stella.( gün yıldızı ) Benim her kelimem bir söz bir yemindir,” arkamdan gelen sesini dikkate alamıyordum. Şu an bütün odağım karşımdaki müzik aletindeydi, parmaklarım çellonun pürüzsüz yüzeyinde dolaştığında istemsizce gülümsedim.
“Şimdi çalabilir miyim emin değilim,” bakışlarımı çellodan kurtarıp arkama döndüm. Mortis rahat bir şekilde koltukta oturmuş beni izliyordu, yüzünde ise keyifli bir ifade vardı.
“Deneyebilirsin,”
“Yaram var,”
“Bence bahane üretiyorsun,” kaşlarımı çatıp tamamen ona döndüm “Bahan falan üretmiyorum,” diye itiraz ettim.
“Bunu inkar ederken bile bahane üretiyorsun. Bir daha çello çalmaya korkuyorsun Milena, olur da sana hissettirdikleri seni yerle bir eder diye korkuyorsun. Tekrardan aynı duyguları hissetmekten korkuyorsun,” bütün kelimeleri sanki gözlerimden bunları okuyormuş gibi söylüyordu.
Oysa beni tanımıyordu, benim kim olduğumu bilmiyordu ama neler hissettiğimi anlıyordu. Ben ondan uzak durdukça o beni anlamaya çalışıyordu, gözlerimden duygularımı görüyordu çünkü şimdiden zaaflarımı biliyordu. Beni en yakınında tutuyor benden gelecek darbeyi anlamak için gözlerime bakıyor ve zaaflarıma oynuyordu.
“Korkmuyorum,” dedim net bir sesle. “Sadece sen varken çello çalmam. Sana çalmam Haris,” ellerimi çellodan çekip tam karşısındaki koltuğa oturdum. “Ee beni buraya sadece çelloyu göstermek ve onu çalmam için mi getirdin?”
Altından başka bir sebep çıkarmasını umdum ama o beni şaşırtarak “Evet,” dedi. “Sen çalmadığına göre bugün buradayız,”
“Sebep?”
“Canım değişiklik istiyor Milena,” sesi yorgunlukla bıkkınlık arasındaydı. Ona cevap vermezken bakışlarım odayı incelemeye koyuldu. Genel olarak siyah ve grinin hüküm sürdüğü ruhsuz bir onaydı. Buradaki tek renk duvarda asılı duran renkli tablolardı.
“Tabloları sen mi çizdin?” diye sordum. Böyle bir adamdan bu kadar güzel tablolar çıkması pek olanaklı görünmüyordu.
“Hayır, annem çizdi,”
“O zaman annen zevkli kadınmış,” derken gayet dürüsttüm Bir tabloda kucağında bebeğini tutmuş ona gülümseyen bir kadın vardı. Kadının saçları açık kumral, gözleri yeşildi, yuvarlak ve yumuşak bir yüz hattı vardı ve kucağındaki bebeğe adeta bir hazineymiş gibi bakıyordu.
Bir diğer tabloda ise sadece öylece çizilmiş fırça darbeleri vardı,anlamsız ama çekici duruyordu. “Resimler ilgini çekmiş gibi,”
Hafifçe kafamı salladım “Güzeller,” kafamı ona çevirdiğimde çalan telefonu ile gözlerini gözlerimden çekti. Telefonu açtığında bir süre hiçbir şey söylemeden karşıdakini dinledi -öyle ki alo bile dememişti - kaşları gittikçe daha çok çatılırken en sonunda “Tamam,” dedi ve telefonu kapatıp oturduğu yerden kalktı. Bakışları yeniden bana döndü “Bir işim çıktı sakın bir yere ayrılma,”
“Bana emir vermeyi kes,” diye tersledim onu. Bulunduğum durumda zaten hiçbir yere gidemezdim, bir kaçaktım ve her yerde tanınabilirdim.
Bana gözlerini devirip arkasını döndü ve evden çıktı. Tamamen uzaklaşması için biraz bekledikten sonra oturduğum yerden kalktım ve evi dolaşmaya başladım. Belki odalardan birinde işime yarayacak bir şeyler bulabilme umuduyla önüme gelen ilk odanın kapısını açtım.
Odada tek kişilik bir yatak, dolap ve komidin vardı. Hiç vakit kaybetmeden dolaba ilerledim, dolabın kapağını açıp içini yokladım. Dolapta sadece kıyafetler vardı, hepsi de Haris’in tarzında siyah, lacivert, gri renkte boğazlı kazaklar, gömlekler, polo yaka tişörtler ve ceketlerdi.
İşime yarayacak bir şey bulamadığımda sinirle dolabının kapağını kapattım ve komidindeki çekmeceleri karıştırmaya başladım. İlk dikkatimi çeken bir kitaptı, daha önce hiç görmediğim bir kitaptı Güneşin Doğuşu. Kitabı açıp sayfalarını karıştırmaya başladığımda sadece yarısına kadar yazılı olduğunu gördüm, kendimi tutamayıp kitabı okumaya başladım.
Herkes deli olduğumuzu düşünüyor
Ama asıl delinin kendisi olduğunu bilmiyor.
Mısır’ın derinliklerinde,
Nil Nehri’nin yakınındaki o evde
Sırrımın gömüldüğü yerde,
Bulacaksın o tilkiyi,
Kalbindeki öldürücü zehri,
Bu tam olarak bir roman değildi, şiir kitabıydı ama aynı zamanda sanki kelimelerinin içinde bir anlam taşıyordu. Haris’in bu kitapla ne alakası olduğunu anlamıyordum. Onun hakkında kafamda o kadar çok oturmayan şeyler vardı ki, tek bildiğim şey ismiydi. Sadece ismini biliyordum birde her gün gördüğüm buz mavisi gözlerini…
Kitabın sayfalarının arasından düşen kağıt dikkatimi dağıttığında ona uzandım. Bu bir kağıt değildi, bu bir karttı. Üzerinde gümüş renginde işlemeli bir N harfi vardı, harfin etrafına ise yılan dolanmıştı. Narkov. Tüylerim birden ürperdiğinde gözlerim kartta takılı kaldı. Bu yılanın aynısından hem Mortis'in motorunda hemde bileğindeki dövme de vardı.
Bu kartların anlamını bilmiyordum, hatta bu kartların ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim dahi yoktu. Belki de babam bu kartlar hakkında bir şeyler yazmış olabilirdi. Eve dönünce günlüğü tekrardan okumaya kendime not ettim. Bir süre daha çekmeceyi karıştırdım ama işe yarar bir şey bulamadım.
Yenilgiye oturduğum yerden kalkıp odadan çıktım, diğer odaya da girdiğimde orada da bir şey bulamadım. Odada sadece bir koltuk ve ayna vardı. Oturma odasına girdiğimde bakışlarım tekrardan çelloya takıldı, ona doğru ilerlerken elim tekrardan pürüzsüz yüzeyinde gezindi. İçimde bir şeyler kıpırdarken çellonun hemen arkasındaki sandalyeye oturdum.
Burada benden başka kimse olmadığına göre kendi duygularımla yüzleşebilirdim. Bacaklarımı iki yana ayırıp bir elimi çellonun sapına yerleştirdim ve çelloyu kendime yasladım. Diğer elime de yayı aldığımda gözlerimi kapatıp babamın bana ilk öğrettiği parçayı çaldım. Yayı ileri geri yaparken aynı zamanda sol elimledeki parmaklarımda tellere basıyordu.
Babamın dokunuşunu elimin üzerinde hissettim varlığını ise arkamda. Bana söylediği her sözü düşündüm, çello çalmanın püf noktalarının dudaklarından dökülüşünü dinledim. “Çelloyu tutarken biz müzik aletini tutar gibi değil ruhunu tutar gibi tut Milena. Ruhuna davrandığın gibi davran, bazen sert ve hırçın. Bazen hassas ve nazik. Kendinden emin ol ve hata yapmaktan korkma. Asıl önemli olan hata yapman hata yapmazsan doğrusunu göremezsin,” gözümden düşen gözyaşına rağmen gözlerimi açmadım. Önce nazik başladım sonra daha da yükseldikçe yükseldim. Bir ara o kadar çok sert davrandım ki tel kırılacak sandım, içimdeki duyguyu ona aktardım ve ruhuma daha sert davrandım.
Bir süre sonra notayı düşürdüm kendime müsaade ettim, acılarımı kabullendim ama bu beni daha çok yaraladı. Bütün yalanlar bir bir üzerime geldi, yaşlarım gözümden daha şiddetli akmaya başladı. Dudaklarımdan bir hıçkırık koparken göğsümdeki acı daha da arttı. Eğer beni yaralayanın bu kadar yakınım olacağını bilseydim…bilseydin Milena, yine de ona güvenirdin.
Sevginin zayıflık olduğunu bile sana en yakınların öğretti. Sırtında binlerce bıçak yarası oluştu, yaralarını yok sayman onları yok etmedi.
Aynı kelime yine zihnimde yankılandı “Güneş doğduğunda her şey açığa çıkacak güzel kızım…
Işık aslında bir anahtardı, güneş bir şifreydi ve Nehir asıl şifaydı. Çalmayı bırakıp gözlerimi açtığımda onu gördüm, buz mavisi gözler bana bütün günahlarımı görüyormuş gibi bakıyordu.
🎭
MORTİS BADH
“Son bir kez daha soracağım,” bakışlarım karşımda bağlı olan adama kaydı. Yüzü kan revan içinde kalmasına rağmen hala bana yalan söylüyordu. “O gün dans ettiğin sarışın kadına ne söyledin?” diye sordum soğuk bir sesle. O gün partiden sonra bu adamı bulmam çok da zor olmamıştı, zaten Mısır’da benim gözümden kaçana sayılır şey olurdu.
Bu adamda bir şeyler olduğunu biliyordum, bana onun hakkında söyleyeceği bir sürü şey vardı. “Sadece onunla bir gece geçirmek istediğimi söyledim,” saatler sonra ağzından farklı çıkan tek kelimeydi ancak bu sinirlerimin daha da gerilmesine neden oldu.
Yüzüne geçirdiğim bir yumrukla daha acıyla inledi “Yeter dur artık, sana yalvarıyorum. Onu tanımıyorum bile, sadece dans edip onunla bir gece geçirmek istemiştim,” kelimeler ağzından zor çıkıyordu ama bu önemli değildi çünkü Mortis'in radarına girip sağ kalan kimse olmamıştı.
Cebimdeki çakıyı çıkarıp elimin tam ortasına kan akacak derinlikle bir kesik açtım. “Bundan sonra sadece onunla değil kimseyle bir gece daha geçiremeyeceksin.” elimden akan kan ile karşımdaki adama doğru ilerledim.
“Yapma,” dedi sanki ne olacağını biliyormuş gibi. Halbuki hiçbir şeyin farkında değildi sadece insanların ölmemek için söylediği anlamsız cümlelerden biriydi. Bir elimle adamın çenesinden tutarken kanayan elimle adamın ağzında kanımı akıttım. Önce dirensede sonunda kanı yutkmak zorunda kaldı.
Geriye çekilip elimi bir bezle sildiğimde adamın nefes alamama seslerini duydum. Önce nefesi kesildi sonra ciğerleri içinde patladı en sonunda ise burnundan akan kanla kafası öne düştü.
Lanet derdi babam kanıma. Senin kanın bir lanet. Ona göre kanımı annemden almıştım ama ikimizde biliyorduk ki kanımı ondan almıştım. Onu da kendi zehri içten içe öldürüyordu, benimde zehrim beni içten içe öldürüyordu tek fark benim ölmek gibi bir niyetim yoktu. En azından onu gördükten sonra böyle hissetmiştim, en azından babamdan daha fazla yaşamalıymış gibi hissetmiştim. Ve o benim tam zıttımdı, herşeyiyle benden farklıydı.
Ben karanlıksam o aydınlıktı.
Ben ölümsem o yaşamdı.
Ben soldursam o açardı.
O bana yasaktı, o masumdu ve ben bu cehennemin içine onu soktuktan sonra onu kendi karanlığımdan bile korumalıydım. Yine onda bir şey vardı, beni içten içe rahatsız eden bir şeyler.
Ceketimi üzerime giyerken Omar’a döndüm “Burası sende,”
“Mortis,” arkamdan seslenmesiyle ona döndüm. Ne diyeceğini biliyordum lakin şuan kafam onun dediklerini götürmeyecek kadar fazla doluydu.
“Şimdi değil kafam sik gibi,” telefonumu çıkarıp Milena’yı aradığımda telefon bir süre çaldı daha sonrasında ise meşgule düştü. Tekrardan aradım, yine meşgule düştü. Kaçmış olma ihtimali başımın ağrımasına sebep olurken arabaya bindim ve gazı kökledim. “Sikeyim Milena!” sinirle direksiyona vururken delirmiş gibiydim. Sadece iki saat yalnız bırakmıştım ve şimdiden başımın ağrımasına sebep olmuştu.
Normalde yarım saate gideceğim yolu on dakikada vardığımda arabayı bile kilitlemeden binaya girdim. Asansörü beklemek yerine altı katı merdivenlerden çıktım. Kapının önüne geldiğimde duyduğum çello sesiyle içimi anlık olarak bir rahatlama sardı.
Kendine gel Mortis.
Evin kapısını açtığımda çello sesi daha da yükseldi, hüzünlü bir parça çalıyordu. Kapıyı sessice kapatıp oturma odasına doğru ilerlerken oturma odasının tam ortasında çello çalan Milena’yı gördüm. Gözlerinden yaşlar akıyordu, dudaklarının arasından hıçkırıklar kaçıyor ama gözleri kapalı bir şekilde müziğe devam ediyordu.
Tam karşısındaki koltuğa oturup çaldığı müziği dinlemeye başladım. Onu çözmek kolay değildi ama çözmek isteyen çözerdi. Onu çözmek istiyordum. Onun zihninin içindekileri görmek ve duymak istiyordum.
Gözlerini açtı ve orman yeşili gözleri etrafındaki kırmızlıklara rağmen bir mücevher gibi gözlerimin önüne serildi.
⏳️
MİLENA MARAD
Beni izliyordu.
Benden uzak durması gerekirken yine beni izliyordu. Kendi sonunu getirecek kadının gözlerinin içine bakıyordu. Ona fark ettiğim şeyi söyleyip söylememek arasındaki ince çizgi arasındaydım.
Vicdanını sustur.
“Bu kartlar ne işe yarıyor?” diye sorarak sessizliği bozdum. Onun neden beni izlediğini ona deli gibi sormak istesem de bunu yapmadım.
“Telefonunu niye açmıyorsun?”
Kendimden emin bir şekilde çellodan ayrıldım ve sandalyeye sırtımı yasladım. “Önce ben sordum,”
“Hangi kart?”
“Gümüş Tilki. Başka kartlarda var mı? Ya da bu kartlar kime ve neden veriliyor?”
“Dört tane kart var. Gümüş Tilki. Saray. Sfenks ve Gümüş Yılan,” Narkov. “Kartların varlığını sadece sayılı kişiler biliyor. Bu kartlar genellikle kıdemli kişilere veriliyor, bunun sayesinde herkes yüksek makamlarda tanınıyor. Gümüş Tilki kartı bir doktordaydı ancak doktoru öldürüp çaldılar. Onu sonradan biz aldık bunu biliyorsun. Saray kartı Kralda. Sfenks kartı ise Adalette. Gümüş yılan kartı ise bende. Kartlar kişileri tanımlıyor ama kişiler kartları tanımlayamıyor,”
“Nasıl yani?” diye sordum kafam karışmş bir şekilde.
“Yani önemli olan yüzler değil kartın kimde olduğu. Kart sende olduğu sürece herkese hükmedebilirsin, bu yüzden kartların varlığını sayılı kişiler biliyor,”
“Peki sen bunları nereden biliyorsun? Ayrıca Gümüş yılan kartı neden sende?” o konuştukça kafamda daha çok soru oluşuyor ve kafam daha çok karışıyordu.
“Bugünlük bu kadar bilgi yeter,” oturduğu yerde iyice yayıldı “Telefonunu niye açmıyorsun?”
Omuz silktim “Duymamışım,”
“Duyacaksın Milena,” sesi bir kaya gibi sertti. “Her dakika senin kaçıp kaçmadığını düşünemem bu yüzden ben seni aradığımda telefonu açacaksın,”
“Bana emir verdiğin sürece hiçbir şey yapmayacağım. Daha ne kadar bunu sana söylemem gerekiyor bilmiyorum ama bir kez daha söylüyorum. Ben senin hizmetçin ya da emrinde olan biri değilim, seninle çalışıyorum ama senin yanına değilim. Senin çalışanın değilim, senin oyuncağın değilim, senin değilim. O yüzden bana emirler verme ama rica edersen bu konuyu düşünebilirim.”
“Benim dediklerimi yapmak zorundasın Milena. Sana bir rica borcum falan yok,”
“O zaman çok beklersin,” oturduğum yerden kalkıp tam karşısında durdum. “Çünkü ben asla bana denilenleri yapmam,” dediğimde dudaklarının kenarı kıvrıldı. Ona meydan okumamdan keyif alıyordu, ona karşı durmam hoşuna gidiyordu. “Ayrıca yemek yapmayı biliyorsan iyi olur. Çünkü ben bilmiyorum ve açım,”
“Normalde olsa yapardım ama bugün modumda değilim. Dışarıdan söyleyelim, ne seversin,” yanındaki tekli koltuğa oturduğumda oda telefonunu çıkardı.
“Pizza,”
Bir kaç dakika telefonuyla oyalandıktan sonra telefonunu bıraktı ve oturduğu yerden kalktığında elinde sarılı beyaz bir bez olduğunu fark ettim. “Eline ne oldu?” diye sordum birden.
Sanane Milena. dedi iç sesim. Sonuna kadar haklıydı bananeydi ki onun eline ne olduğundan, bir aptal gibi davranıyordum. Onun yarası beni ilgilendirmezdi,
“Önemsiz,” diye geçiştirip benim o yokken karıştırdığım odaya girdi. Bende kenara attığım telefonu alıp karıştırmaya başladığımda ilk önce haberlere girdim. Genel olarak aynı şeyler vardı, kadınlar ölüyor, hor görülüyordu. Artık bu o kadar normal görünüyordu ki çoğu kişi sesini bile çıkarmıyordu. Bakışlarım bir haberde takılı kaldı. Bugün idam edilen bir kızın haberiydi, o kadar genç ve güzel bir kızdı ki içim acıdı.
Onu kurtaracak kimse yoktu.
Suçunu burada okumak olarak yazmışlardı, henüz yeni on sekiz yaşına girmişti. Biri onu ihbar etmişti ama ihbar eden kişinin adı yazmıyordu. Sadece okuma yazma öğrendiği için gencecik yaşta idam edilen bir kızın olduğu berbat bir zamanda yaşıyorduk. Utanıyordum bazen kendimden; güldüğüm, yemek yediğim, birilerini sevdiğim için…
Biraz daha aşağı indiğimde kendi fotoğrafımı gördüm, kırmızı bültenle aranıyordum. Hatta beni bulana ödül bile vereceklerdi. “Haberlere bakmak sana daha iyi hissettirmeyecek,” diyen sesle kendime geldim. Mortis altında gri bir eşofman üzerinde ise siyah bir tişörtle ıslak saçlarını havluyla silerken bana doğru geliyordu.
“Biliyorum, sadece,” omzumu indirip kaldırdım. “Çok zalimce, bu kadar şey…anlamıyorum. Sadece lanet bir kehanet yüzünden bu yaşadıklarımız, yaşananlar o kadar adaletsizce ki,” gözlerimin dolmasına engel olamadım. “Aldığın nefesin bile hesabının sorulmasının ne kadar yorucu olduğunu bilmiyorsun,”
Elindeki havluyu bırakıp bana doğru geldiğinde üzerime eğildi ve yüzlerimizi hizaladı. “Biliyorum Milena, annemin mücadelesini izledim. Onun kollarımda can verişini ve bu savaşı kaybedişini izledim.” sesi aramızdaki bir fısıltı gibiydi. Önüme gelen bir tutam saçı kulağımın arkasına itti. “Sen yaşıyorsun, hala nefes alıyorsan umut var. Bu düzeni değiştirme şansın var,”
“Hala umut var.” dedim onun gibi. “Ben bir devrimci değilim ama Mısır’ı yakmak istiyorum,” gözlerine daha derin baktım. “Bu beni kötü biri yapar değil mi?”
Dudaklarında tehlikeli bir kıvrım oluştu. “Bu seni sadece savaşçı yapar,”
“Güneş doğduğunda her şey açığa çıkacak güzel kızım,” babamın sözlerini tekrarladım. “Sayfaların arasındaki kelimeleri nasıl anlayacağımızı buldum ama yardıma ihtiyacımız olacak, Nil nehrinin yakınındaki o kumdan evde,”
Bakışları bir an afalladı “Sen..”
“Düşmanını evinde tek başına bırakırsan Mortis, zaaflarını öğrenir,” bu sefer dudağının kenarında tehlikeli bir kıvrım oluşan bendim.
“Beni dinle küçük yıldızım düşmanını kendinden bile iyi tanı, onun aklıyla oyna ve ona kazandığını hissettirip kazan,”
Veee bölüm sonuuuuuu
İnşallah bölümü beğenmişsinizdirrr bal kuşlarım.
Sizce diğer bölümlerde neler olacak??
Ve şuanlık en sevdiğiniz karakter kimm?
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
Yorumlar
.jpg)
Ayyyyy bizim kız tam bir şeytannnn çok iyi çok müqq yazarr kalemine sağlıkk
YanıtlaSilÇok teşekkür ederim balımmmm ama daha hiçbir şey görmedinizzz Milena daha yeni başlıyor 🔥🔥
SilHuhuuuu en sevdiğim en sevdiğim
Sil