A.22-BAŞLANGIÇ
“Bütün kayıpların bir anlamı olmalı.
Mısır’ın başlangıcı yeniden yazılmalı.”
Wahdon - Fairuz
The Ritual - Eternal Eclipse
İyi okumalar gün Yıldızlarımmm
Bölüm sonu yorumlarda buluşalım
Karanlık ve aydınlığın arasında çok ince bir çizgi vardır ayağın ne tarafa doğru kayarsa o tarafa çekilirsin. Ben o ince çizgideyim işte. Ne karanlık ne aydınlık sadece ikisinin arasında araftayım.
Yanımda oturan Aris dakikalardır konuşmuyordu ben ise onun yanık izlerine bakmaya devam ediyordum. Bütün çocukluğumuzu, bütün anılarımızı çalan o olayın izleriydi. “Çok canın yandı mı?” diye sordum dakikalar sonra aramızdaki sessizliği bozup.
“İlk başlarda çok acımıştı ama artık yanan yerlerde hiç his yok,” dedi hüzünle. “Jasmi’ye bu izlerimi hala gösteremedim. Onu seviyorum ve yaralarımı gördükten sonra bana bir daha eskisi gibi bakmayacağından korkuyorum. Tıpkı senin de bana eskisi gibi bakmayacağından korktuğum gibi. Biliyorum beni hemen affedemezsin ama Milena sen benim çocukluğumsun ve ben senden vazgeçmek istemiyorum. Eskiden gözlerinin yeşilini bile tuhaf gördüğüm o küçük kızdan vazgeçmek istemiyorum.”
“Sanki kendi yeşil gözlerini görmemişsin gibi,” dedim yarı alayla.
Omuz silkti. “Benim gözlerimin yeşili değil, senin gözlerinin yeşili beni büyülüyordu. Tek arkadaşım, tek değerli varlığım sendin Mİlena. Annesiyle yaşayan kimsesiz bir çocuğun en kıymetlisiydin ve eğer merak ediyorsan hala içimde bir yerlerde senin için daima yerim var. Senin için kalbimde daima yer olacak.”
Benim içimdeki küçük kızın kalbinde de daima senin için yer olacak Ar.
“Bir gün senin için tekrardan Ar olabilecek miyim?” diye sordu masum bir sesle. Karşımda Aris değil Ar vardı. Benim Ar’ım vardı.
“Seni kalbimde tamamen affettiğim gün benim için tekrardan Ar olacaksın ve bu ne zaman olur bilmiyorum.”
“Ben beklerim,” dedi hemen. “Beni affedeceğin günü bekleyeceğim, beni affetmen için çabalayacağım.”
Dudağımın kenarı kıvrıldı acıyla. “O zaman biraz fazla beklemen gerekecek Aris çünkü o liste epey uzun.” Sesim hayal kırıklarıyla doluydu. Bu saatten sonra herkesi affetmem neyi değiştirirdi bilmiyordum, ben her şeyimi kaybetmiştim. Her şeyi kaybettiğinizde sizden çalınanları geri almak için tekrardan savaşmanız gerekir ama ya ölüm. Ölümün sizden çaldığını geri alamazsınız bu yüzden ne kadar kazanırsanız kazanın savaşlarda hep bir tarafınız malup olacak.
“Ne oluyor burada?” yüksek sesle içeri giren abime döndüğümde bir bana birde üstünü çıkarmış Aris’e baktı. “Aris niye üstünü çıkardın oğlum?” diye sordu şüpheci bir tavırla ancak yanık izini görünce bakışlarındaki ateş söndü.
Aris bir şey söylemeden tişörtünü geri giydi ve oturduğu yerden kalktı. “Ben artık gitsem iyi olacak. Eve gelmeni dört gözle bekliyorum.”
Kafamı salladığım sırada abim yanıma geldi. “Mortis birazdan seni almaya gelecek. Şerefsiz herif bir bırakmadı yakanı, ben getiririm diyorum yok illa o gelip alacak,”
Abimin bu tavrına kayıtsız kalamayıp kahkaha attım. “Beni mi kıskanıyorsun?”
“O eve gitmeni istemiyorum,” dedi ciddi ses tonuyla.
“Biliyorum aslında bende gitmek istiyor muyum emin değilim sadece şuanlık gitmem gerektiğini biliyorum. Orada her şey daha kolay olacak ve seni de tehlikeye atmak istemiyorum.”
“Bana bir şey olmaz bunu biliyorsun. Eğer gitmek istemiyorsan gitme, kimse bunun için seni zorlayamaz,”
“Biliyorum ama gitmem lazım. Artık intikam almak ve her şeyi bitirmek istiyorum. Vita’da orada ayrıca Mortis ile beraber çalışacağız bu yüzden orada olmam daha doğru olur,” elimi elinin üzerine koydum. “Ben iyi olacağım aklının bende kalmasını istemiyorum,”
Burnundan sesli bir nefes verdi. “Sanki imkanı varmış gibi konuşuyorsun.” Elini tutan elimi iyice sıkı tuttu. “Bu aralar pek buralarda olmayacağım.”
“Saray’a mı gideceksin?”
“Zorundayım. Orada bir görevim var,”
“Prensi korumak,”
“Krala hizmet etmek. Unutma Milena önemli olan hangi taraflarda olduğumuz değil, önemli olan tek şey hep bir arada olacağımız. Tamam mı?”
Kafamı salladım. “Tamam.” diye onayladım. Abimle ayrı düşmek isteyeceğim son şey bile değildi. Kral’ın tarafında olması umrumda değildi. O varken tarafların önemi yoktu, en azından şuan bunun bir önemi yoktu. Bir ömür boyu bunun önemsiz olmasını diledim.
Oturduğum yerden kalktığımda yukarıdan abime baktım. “Sen çok düşkün oldun bana farkında mısın? Bu kadar üzerime titreme kaybettiğinde çok üzülürsün,” dedim alayla.
Bir şey söyleyeceği sırada kapının çalmasıyla kaşları iyice çatıldı. “Geldi iblis bir türlü rahat bırakmıyor,” diye homurdandı.
Kaşlarım havalandı. “İblis mi?”
“Mortis tam bir iblis Milena ve emin ol bunun için kanındaki zehire bile ihtiyacı yok,”
Bunu zaten biliyordum. O karanlıktı, kötü, yasak olan, zehir, iblis, karanlık olan her şeyin karşılığıydı ama ben buna rağmen ona çekildiğimi hissediyordum.
“Aron şu kapıyı açsana lan! Ayrıca dediklerini duyuyorum ve iltifat olarak aldım.” Kapının dışından Mortis’in alaylı sesini duymak içimdekileri hareketlendirirken gülümsememi bastırmak için büyük bir çaba verdim.
“Bir şeyi de duyma zaten!” derken oturduğu yerden kalkmıştı abim. Ben eşyalarımı almak için odama giderken abimin de kapıyı açtı. Fazla bir şeyim yoktu bu yüzden eşyalarımı hızla toparladım ama odadan çıkmak için bir süre bekledim.
Kendimi toparladıktan sonra valizimle beraber odadan çıktım. Mortis zaten beni beklediği için hiç oturmamıştı bile. Gözleri beni bulduğunda dudağının kenarının hafifçe kıvrıldığını gördüm çok değildi ama ben görmüştüm. Bakışlarımı hiç yumuşatmadan çenemi dikleştirdim, ona gardımı kolay indirmeyecektim. “Gidelim,” dedim düz bir sesle.
Bana doğru yaklaşıp valizi elimden almaya çalıştı ama izin vermeden. “Gerek yok. Ben kendim taşırım,”
Hiç istifini bozmadan valizin kulpunu tutmaya devam etti. “Ben varken mi? Gerek yok,” dedi rahat bir sesle.
Kaşlarım çatıldı. “Ben taşırım, sana ihtiyacım yok dedim. Yoksa artık söylediğimde bile beni duymuyor musun Mortis? Söylediğim halde bile beni anlamıyor musun?”
Bakışlarının sekteye uğradığını gördüm ama yine de geri adım atmadı. “Anlıyorum ama anlamamış gibi yapacağım bu yüzden şu valizi bana ver Gün Yıldızı,”
“Milena bırak taşısın başka işi mi var şuan,” diyerek araya giren abim oldu. Valizi çokta nazik olmayacak şekilde kendime çektiğimde Mortis bırakmak zorunda kaldı. “İstemiyorum. Kimsenin yardımını istemiyorum.” Sesim istemsizce yüksek ve sert çıkmıştı. Böyle olmasını istemiyordum gerçekten bu kadar keskin, aksi olmayı istemiyordum ama içimde bir yerlerde bazı şeyleri kabullenemiyordum. Kabullenmiş gibi yapıyordum öyle hissetmek için kendimi çok zorluyordum ama her zaman olmuyordu işte.
Aynı sinirle valizle beraber evden çıkıp asansöre bindim. Göğsüm hızlı bir şekilde inip kalkarken Mortis’de asansöre bindi. “Niye bu kadar inat ediyorsun?” diye sordu gayet sakin bir sesle.
“İnat etmiyorum. Yardıma ihtiyacım yok,” diye kestirip attım ama ona bakmıyordum.
“Sen beni affedemiyorsun,” dedi birden. Bakışlarım anında ona çevrildi. “Sen seni orada bırakmamı affedemiyorsun. Bu yüzden bu kadar öfkelisin bana.”
“Öyle bir şey yok,” dedim. “Sana gitmeni ben söyledim,”
“Kendini kandırmayı bırak Milena. Bahse girerim yüzüme bakmaya bile katlanamıyorsun, bana her baktığında beni değil ölüm getiren adamı görüyorsun. Seni bırakan adamı görüyorsun bu yüzden bana öfkeleniyorsun,” dedi sakin bir sesle. Sesinde hayal kırıklığı olduğunu biliyordum çok gizli gerideydi ama oradaydı.
“Bunu nereden çıkardın? Gerçekten bu kadar saf mısın Mortis, canım yanıyor benim. Tabiki de sana kızgınım. Ölecektim ben! Beni bulmanızı bekledim, gelirsiniz diye düşündüm. Ne yaşadığım hakkında bir fikrin yok o yüzden sana öfkeliyim. Yine de seni gönderen kişi ben olduğum için bunu kendi içimde affetmeye çalışıyorum, çünkü bende suçluyum. Yüzüne bakmaya katlanamıyorum öyle mi?” alayla güldüm. “Ben sana her baktığımda artık tek bir şey görüyorum. Annesini kaybetmiş bir oğlan çocuğu görüyorum ve bu katlanılmayacak bir şey değil. Ölümsün, karanlıksın ama bunlar beni rahatsız etmiyor çünkü bende temiz değilim. Çünkü bu siktiğimin ülkesinde hayatta kalmak için ya öleceksin ya öldüreceksin, bundan başka yol yok!” Neye bu kadar öfkeleniyordum, öfkem kimeydi?
“Beni hiç affedemeyecek misin?” diye sordu.
“Sen beni affedebildin mi?”
Kafasını salladı. “Sana dedim sen affetmeye hazırsan bende hazırım.”
“Ben seni affederim de ya sen affedilmeyecek bir şey yaparsan? Ya beni pişman edersen?”
“Etmeyeceğim.” dedi net bir sesle. Gözlerine baktım sözlerinde samimi görünüyordu ama ya güven? Bir insana güvenmeden onun sözüne inanabilir miydiniz? “Peki sen beni pişman edecek misin?” diye sordu. “Bana tekrardan ihanet etmeyeceğinin sözünü verebilecek misin?”
Bir an düşündüm. Onu ya da abimi korumak uğruna bile olsa bir kez daha ona ihanet eder miydim? Onlar için kendimden vazgeçer miydim? “Sana tekrardan ihanet etmeyeceğim. Söz veriyorum,”
Kafasını salladı ardından tekrardan sözlerini tekrarladı. “Bende seni pişman etmeyeceğim,”
“O zaman ben seni affetmeye hazırım. Beni bunu yaptığıma pişman etme.” Asansörün kapıları açıldığında bu sefer valizi o alsın diye bıraktım. Bu benim nezdimde bir ateşkes sayılırdı. Arabaya ilerleyip ön koltuğa bindim az önceki öfkemden dolayı hala göğsüm hızla inip kalkıyor ve hafifçe bir ağrı veriyordu. Mortis valizi bagaja atarken ona fark ettirmeden avucumla göğsümün üzerine hafif daireler şeklinde masaj yaptım. Bir kaç saniye sonra elimi göğsümden çektiğimde Mortis arabaya bindi.
“Elena’nın bir mezarı olsun istiyorum,” dedim dudaklarımdan onun adı geçtiği anda kalbime inen ağrıyla birlikte. “Bedeni yok ama anısı yaşasın istiyorum. Hastanede kaybettiğimiz çocuğun yanına gömeriz.”
“Olur.” dedi Mortis.
“Bence annen ve kardeşin içinde bir mezar taşı yapabiliriz. Bedenleri orada olmasa bile ruhları orada olur,” Annesinden ve kardeşinden bahsettiğim anda direksiyonu tutuşu sıkılaştı. “Bunun senin için ne kadar zor olduğunu biliyorum ve seni teselli edecek kelimelerim yok. Çünkü hiçbir söz içindeki acıyı hafifletmeyecek yine de bir mezar taşı onların huzuruna yardımcı olacak.”
Sadece kafasını sallarken dudaklarından tek bir kelime dökülmedi. Suskunluğunun arasında bir sürü kelime geçti. Elimi onun vitesteki elinin üzerine koydum ve yanık emaresi olan pütürlü derisini okşadım. Bunu bile özleyebilir miydi bir insan? Özlemiştim. Parmaklarımı onun pürüzlü derisinin üzerinde gezdirmeyi bile özlemiştim.
“Bundan sonra sadece yakacağız Mortis ve seni yakmamak için çaba sarf edeceğim. Sana söz veriyorum daha az yakıcı olmayı deneyebilirim.”
“Senden bunu istemiyorum. Yakman umrumda değil Milena. Sadece yanma ve yanımda ol yeter,”
“Bu kadar keskin biriyle devrim yapabilecek misin?” diye sordum.
“Sandığından daha güçlüyüm Milena, sandığından daha çok yara ve yanıkla başa çıktım ve sen benim için bir hazinesin. Senin için yanmaktan ve yaralanmaktan asla gocunmam bundan asla etkilenmem. Senin için yanarım da herkesi yakarım da Gün Yıldız’ım…”
Bakışlarımı ellerimize çevirdim. Benim açık tenim ve bana nazaran onun daha koyu olan esmer teni… Benim umudum ve onun umutsuzluğu… Benim aydınlığım ve onun karanlığı…. Birbirimizden farklıydık, hemde her anlamda ama buna rağmen dünya üzerindeki en güzel uyumu oluşturuyorduk.
Birimiz yakacak diğeri de onunla beraber yanacaktı. Birimiz devrim başlatacak diğer onun arkasında duracaktı çünkü hep böyle olurdu güneş doğduğunda arkasında ayın gölgesini bırakırdı.
🏺
Karşımda duran üç mezar vardı.
Elena Marad.
Athena Badh.
Bebek Badh.
Mısır’da normal zamanda yağmayan yağmur biz mezar taşlarını koyduğum anda bir anda yağmaya başlamıştı. Belki de artık şehir bile yas tutmaya başlamıştı. Belki de artık lanet iyice bizim üzerimize gelmeye başlamıştı bilmiyordum. Bütün ekip ve abim de buradaydı. Hiçbirimiz ıslanmayı umursamıyorduk sadece öylece yaptığımız mezarlara bakıyorduk, bu savaşta kaybettiğimiz şeylere bakıyorduk. Hepimiz bunun daha bir başlangıç olduğunun farkındaydık çünkü savaşta daima büyük kayıplar verirdiniz ve bu kayıpların sonu olmaz.
Bu mezarlara bakarken sanki nefesim kesiliyor gibi hissediyordum, sanki orada yatan bendim o toprağın altında hiçbir beden yoktu ama benim ruhum o çukurların içindeydi. İşaret parmağımda dokunan parmağını hissettiğimde istemsizce kasıldım. “Sence,” dedi ardından biraz duraksadı. “artık ruhları biraz olsun huzura ermiş midir?”
Ona bakamazken boğazımda oluşan yumruyu yok saymaya çalıştım. “Bilmiyorum ama öyle olmasını umuyorum,” diye fısıldadım. “Annem bana bir keresinde Ar’ın öldüğü için ağlamaya başladığım bir zamanda bana bir ilahi söylemişti, bunların ölülerin ruhuna iyi geliyor demişti. O zaman ona İyi de onun bedeni bile yokmuş demiştim,” mezara bakarken gözyaşlarım akmasın diye Mortis’in parmağını daha çok sıktım. “Meğer bedenlerinin orada olmasına gerek yokmuş, bir söylersek de onların ruhuna iyi geliyormuş. Şuan huzurlular mı bilmiyorum ama huzur bulmaları için o ilahiyi söyleyebilirim.” Konuşmadı ama onun yerine söylememi istediğinin işaretini vererek parmağımdaki baskıyı arttırdı.
Oculos tuos meos bellator
Anima tua pacem inveniet;
Frange vincula mea bellator
Non nocuerunt sicut ante te amplius
Kapat gözlerini beni savaşçım
Ruhun huzur bulacak,
zincirlerini kır benim savaşçım
canın artık eskisi gibi yanmayacak.
Tuae lacrimae non influunt amplius
Ne sis tristis, ambos flebo.
Omnis luctus et dolor est.
Deus misereatur tui.
Gözyaşın akamaz artık
Sakın üzülme ben ikimizin yerine de ağlarım.
Bütün keder ve acı bitti.
Tanrı sana merhamet etti.
Aperi, mi miles.
Anima tua nunc pacem inveniet.
Aç gözlerini benim savaşçım.
Ruhun artık huzur bulacak.
(gerçekte böyle bir ilahi yoktur bunu ben yazdım :)
Sözler dudaklarımın arasında birer ağıt gibi çıkarken abiminde benimle beraber mırıldandığını duydum. Annemizin bize öğrettiği bu ilahiyi sadece ikimiz biliyorduk. İşe yarıyor muydu bilmiyorum ama anneme inanmayı seçtim. Kayora’nın soyundan gelen benim hayatımın merkezi olan kadına inanmayı seçtim.
Bir adım daha öne çıkıp Elena’nın mezar taşının önünde durdum. “Işığını söndürenleri yakacağım. Onları kül edeceğim onlardan geriye tek bir şey bile kalmayacak.” Elena hala o kadar huzursuz mu ruhun? Lütfen bir kez olsun rüyama gel. Yüzünü özledim, sesini özledim ben seni o kadar özledim ki kalbim göğsümün altında atmayı bırakacak. Bir kere gel. Annemi de al ve bir kere olsun rüyalarıma gel.
Saatlerce yağmurun altında dikilip kayıplarımıza baktık ardından eve döndük. Malikanenin kapısından içeri girdiğimiz sırada herkesin üzerinde bir yas sessizliği vardı. Benim için yapılan odaya girdim. Üst kata çıktıktan sonra çatı katına doğru uzanan küçük bir odaydı ama bana aitti. İçerisi ahşap mobilyalarla doluydu. Ayrıca küçük bir banyosu bile vardı.
Üzerimdeki ıslak kıyafetleri çıkarıp yeni çamaşır ve siyah saten bir gecelik giydim. Aylardır neredeyse yüzüne bakmadığım telefonu açtığımda anında bildirim düştü. Zaten Adalet ile iletişim kurduğum telefonu çoktan atmıştım. Hiç beklemeden gelen mesaja baktım.
Aylar öncesinde onu kaydettiğim şekilde duruyordu. Suç Kralı…
Suç Kralı; Uyudun mu?
Odaya gireli daha on dakika olmuştu ve bana mesaj atmıştı. Kafamı iki yana sallarken dudaklarımda oluşan minik tebessümü gizleyemedim.
Milena; On dakika içinde nasıl uyumamı bekliyorsun?
Suç Kralı; Uykuya hızlı dalıyorsun.
Milena; Acaba gece gece neden bana mesaj atıyorsun?
Milena; Hemen alt katımdaki odada olduğunun farkındasındır umarım.
Suç Kralı; Aslında odanın kapısının önündeyim.
Gözlerim kocaman açılırken hızla oturduğum yerden kalktım ve kapıyı açtım. Kapının karşısındaki duvara yaslanmış bir şekilde duruyordu. Üzerinde siyah bütün kaslarını belli edecek bir tişört altında ise gri eşofman vardı. Kafasını telefonundan çekip bana baktı. Islak siyah saçları alnına düşmüştü ve bulunduğumuz durumda çok fazla yakışıklı duruyordu.
Baklavası mı belli oluyor?
Onu baştan aşağı süzmem onun hoşuna gitmiş olacak ki dudağının kenarı kıvrıldı. “Kapımda ne yapıyorsun Mortis?”
“Aslında direkt odaya dalacaktım ama bu pek uygun olmazdı,”
Gözlerimi şüpheci bir şekilde kıstım. “Sende çok uygun şeyler yapan bir adam olarak bilinirsin zaten,” dediğimde gözleri geceliğim açıkta bıraktığı tenime değdi. Göz bebekleri büyürken birden kolumda durdu ve kaşları çatıldı. Siktir! Bunu görmemesi gerekiyordu.
“Beni içeri davet etmeyecek misin?” diye sordu ama bakışları hala kocaman bir morluk olan kolumdaydı.
Kollarımı göğsümde toplayıp tek kaşımı kaldırdım. “Hayır,” dedim düz bir sesle. Aslında sadece yaralarımı görmesini istemiyordum. Ya gece kriz geçirirsem bunu da görmesini istemiyordum.
Yaslandığı duvardan ayrıldı ve bana doğru adımlayıp tam karşımda durdu. “Kaba bir kızsın.”
“Sende kaba bir adamsın,” diye karşılık verdim.
“Kaba bir adam olduğuma göre o zaman içeri senden izin almadan dalmam gerekiyor,”
Çenemi dikleştirdim “Tekrardan kafana şişe yemek istiyorsan buyur,”
Bir adım daha attığında artık tam dibimdeydi, yüzüyle yüzüm arasında sadece boyu vardı. Kafasını eğse dudakları dudaklarıma değecekti. Bakışları tekrardan koluma değdiğinde çenesi kasıldı ardından boynumdaki ve gerdanımdaki ize baktı. Sağ eli yanağımı kavradığında baş parmağıyla tenimi okşadı, gözlerine bakmaya devam ederken tepkilerini analiz etmeye çalıştım.
“Hepsini öldüreceğim, sana bunu yapan herkes teker teker bunun hesabını verecek.” Dudaklarını saçımda hissettiğimde gözlerimi kapattım. Onu itebilirdim ama bunu yapmak istemiyordum bir anlığına sadece dokunuşun tadını çıkarmak istiyordum.
“Senin hesabını ben almak isterim,” dediğimde güldüğünü hissettim.
“Zevkle,” dudakları saçlarımda durmaya devam ederken bir adım geri çekilip aramızdaki teması kesen ben oldum.
“Kabuslu geceler Suç Kralı,”
“Bütün gecelerin huzurlu olsun Gün Yıldızı.” Dedi ardından ben kapıyı kapatıp sırtımı kapıya yasladım. Ağrımaya başlayan göğsümü ovaladım. “Aptal adam,” diye fısıldadım kendi kendime. “Şimdi de kalbimin ritmiyle oynamaya çalışıyor,” kafamı iki yana salladım. “Seni süründürmeden kalbimle oynamana izin vermem, ayaklarıma kapanmadan sana izin vermem.”
Hayır sil ayaklarıma kapansan bile kalbimle oynamana izin vermem.
Yatağa girdiğimde ayaklarımı kendime çekip cenin pozisyonu aldım ve yorganı çenemin altına kadar çekip iyice kendime sardım. Kabusların bu gece bana uğramamasını diledim Tanrı’nın biraz da olsa bana acımasını diledim. Gözlerimi kapattığımda artık ne zihnim ne de bedenim bana ait değildi.
Bir çölün içindeydim etrafında sadece kumlar olan bir çöl. Başka hiçbir yaşam belirtisi yoktu. Ne bir piramit ne de bir ev hiçbir şey yoktu.
Rüya bu bir rüya
“Abla,” duyduğum sesle hızla arkamı döndüm. Elena oradaydı üzerinde yine aynı beyaz elbise vardı ama elbise kanla kaplı değildi. Kahverengi dalgalı saçları beline kadar geliyor, badem gözleri gülümsediği için kısılmıştı.
“Elena,” ismi dudaklarımdan acırcasına döküldü. Bir ismi söylerken bütün hücreleriniz acıyabilir miydi? Elena’nın ismini söylerken acıyordum, her tarafım bütün hücrelerim acıyordu. “Küsmedin mi bana?” diye sordum bu sefer. “Çok bekledim Elena, aylarca bekledim küstün sandım bana. Sen bana küsmedin mi?” Adımlarım yere mıhlanmış gibiydi bir adım dahi ileri gidemiyordum.
Elena aramızdaki o mesafeyi bir çırpıda kapattı. “Küsmem,” dedi hemen. “Ben sana küsmem ki abla. Yaptığın onca fedakarlıktan sonra sana nasıl küsebilirim ki?” elimi daha da sıkı tuttu. “Beni affetmeni bekledim.”
“Sen affedilecek bir şey yapmadın. Zorundaydın biliyorum. Ben koruyamadım seni, ben… ben her şeyi elime yüzüme bulaştırdım. Elena öleceğim sandım, sensiz nefes alamıyorum ki ben.”
Elena şefkatle gülümsedi bana “Sen yaşayacaksın, nefes alacaksın. Mısır’ın kaderi senin elinde, Tanrı seni seçti Kayora seni seçti, annem seni seçti. Savaşmak zorundasın,”
Ona kimsenin beni seçmediğini söylemek istedim yüzüne haykırmak istedim ama gider diye korktuğumdan sadece elini sıkı sıkı tuttum ve yüzüne bakmaya devam ettim. “Ne yapacağım?” diye sordum çaresizlikle.
“Affedeceksin. Önce kendini daha sonra onları. Karanlığı kabul edeceksin karanlığın gölgesini ışığının arkasına alacaksın. Söz veriyorum kavuşacağız.” onun yanağından yaşlar akarken artık bende ağlıyordum.
“Huzurlu musun?”
Ağlamasına rağmen gülümsedi ve kafasını salladı. “Huzurluyum ama bir yanım eksik,”
“Bedenini bulamadım,”
“Sorun değil,” elleri ellerimden ayrıldığında kalbim korkuyle yerinden hopladı. “Dur gitme! Şuan uyanmak istemiyorum!” Elena beni dinlemeden arkasını döndüğünde kalbimdeki sızı daha da arttı. “Elena!” Gözlerim açıldı. Elim kalbimin üzerinde üzerim sırılsıklam olmuştu.
Yanağımdan akan yaşları umursamadan yattığım yerden kalktım ardından odadaki küçük banyoya girip klozete eğildim ve midemdekileri çıkardım. Kulaklarımdaki çınlama azalsın diye gözlerimi kapatırken bir yandan da yaşlar akmaya devam ediyordu. Klozetten uzaklaşıp lavaboya doğru ilerledim ve buz gibi suyu tenime çarptım.
“Küsmemiş,” diye fısıldadım kendi kendime. “Bana küsmemiş.” Aynadan kendi yüzüme baktım. Yine renkler soluktu, çenemden boynuma akan sular gözyaşlarımı gizliyordu. Yüzümü kuruladıktan sonra üzerimdeki geceliği çıkardım. Havalar artık soğumaya başladığından altıma siyah tayt üzerime ise uzun kollu v yaka beyaz bir kazak geçirip odadan çıktım.
Bu saatten sonra uyumam mümkün değildi bu yüzden sessizce aşağıda durup bahçeyi izleyebilirdim. Kahve yapmak için mutfağa girdiğim sırada Mortis’i ocağın başında bir şey karıştırırken görünce şaşırdım. “Güneş daha doğmadı. Niye bu kadar erken kalktın?” diye sorduğunda kusma seslerimi duymadığını umdum.
“Daha fazla uyuyamadım,” diyebildim kuru bir sesle. Yavaş adımlarla Mortis’in yanına yürüdüm ve omzunun üzerinden ne yaptığına bakmaya çalıştım. “Bu ne?”
“Çay,” dedi ardından bir kaç adım kenara çekilip daha rahat bakabilmem için bana yer açtı. Çayın kokusunu içime çektiğimde annemin benim için yaptığı çayın kokusu gibi olduğunu fark ettim.
“Bunu sana söyleyeyli aylar olmuştu,” dedim demlikte kaynamaya başlayan otlara bakarken.
“Rahatlamama yardımcı oluyor. Annen gerçekten bilgili bir kadınmış,”
“Sanırım annem biliyordu Mortis. Bütün bunları benim soyumu kendi soyunu, bir gün bunların geleceğini. Mısır’ın kıyameti olacak kadın olduğumu. Bu zamana kadar bana öğrettiği söylediği her şey beni bugüne hazırlamak içinmiş gibi hissediyorum. Ağzından dökülen her kelime sanki bugünü bana hatırlatmak içindi,”
“Sence annende bir kahin miydi?” diye sordu çayın altını kapatıp dinlenmeye bırakırken.
Omuz silktim. “Bilmiyorum, bence annem benden önce Kayora’nın soyunu taşıyan kişiydi. O öldüğünde benim kanımın farklılığı ortaya çıktı.” Bakışlarımı çaydan çekip Mortis’e çevirdim. “Eğer yapabilirsem kanımla şifa olmak istiyorum. Nasıl yapılacağını bilmiyorum ama bunu yapmak istiyorum. Belki Çölün Sırları kitabında bunun hakkında bir şeyler yazıyordur. O kitabı baştan sona okuyamadık,”
Mortis dediklerimi dikkatli bir şekilde dinlerken bir yandan da çayı süzüp içine limon sıktı ve kupayı bana uzattı. Limonlu sevdiğimi de unutmamıştı. “Onu da incleriz,”
Kupayı elime aldığımda buz gibi parmaklarım Mortis’in bana uzattığı kupayla bir nebze de olsa ısındı. “Tarikat ile alakalı herhangi bir bilgi var mı? Yerlerini ya da başka bir şey öğrenebildik mi?”
Kendine koyduğu çaydan bir yudum aldıktan sonra kalçasını tezgaha yaslayıp cıkladı. “Senden sonra onlarda ortadan kayboldu. Sanki senin artık bizimle olmadığını biliyor gibilerdi,”
“Hakim bir şeyler biliyor ama saklıyor. Astreon’a nasıl ulaşmış olabilir ki? Ona sadece bir zehirin varlığından bahsetmiştim ismi ya da içeriği hakkında bir şey söylememiştim,”
“O şerefsizin eli uzun kartı aldığımız adamı hatırlıyor musun?”
Kafamı salladım. “Vlad,”
“O piç kendini sağlama almak için Gümüş Tilki kartından ve içindeki Asteron’dan başkasına bahsetmiş olabilir,”
“Asteron kahin alfabesiyle yazılmıştı…” taşlar yeni yerine oturuyormuş gibi hissettiğimde elimdeki bardağı daha sıkı tuttum. “Eğer Vlad bunu Adaletin adamlarından birine söylemişse o zaman Hakim’İn bundan haberi olmuştur.”
“Aynen öyle ve o alfabeyi çözmek için yardım isteyeceği ilk kişi de Tarikattan biri olur. Sonuçta hepsinin amacı aynı. Sen ve ben,”
“Babam olabilir mi?” diye sordum tereddütle.
“Böyle bir ihtimal var ama kesin bir şey söyleyemeyiz Milena. Babanın tarikatta olup olmadığını bile bilmiyorsun.”
“Hayır biliyorum. O gün İstanbul’da mermerin üzerine gördüğümüz hançer ve adamın sadece babamla ikimizin bileceği bir cümle bana her şeyi açıkladı. Bunu kimse bilemezdi Mortis. O hançeri bana verirken ne düşünüyordu bilmiyorum. Onunla yanlışlıkla ya da bilerek zarar verdiğim insan sayısı fazla ayrıca onunla sana da zarar verdim. Bu herkesi lanetlediğimi gösterir.”
Dudaklarında alaycı bir kıvrım oluştu. “Eğer hatırlamıyorsan hatırlatayım Gün Yıldızı, benim kanımda zaten lanet var. Bedenimin her yerinde akan kan lanetli ve zehirli.”
Gözlerimi devirip sandalyelerden birine oturdum. “Hatırlatma için sağol.” ılımaya başlamış çayımdan bir yudum aldığımda dilime yayılan mayhoş ama güzel olan tat gülümseme sebep oldu. “Bu işte fena değilsin,”
Bana cevap vermezken yanımdaki sandalyeye oturup beni izlemeye başladı. Kafamı başka yöne çevirip ona bakmayı reddettim. Çünkü ona bakarsam ikimizinde duvarları bir anda yıkılır ve şunakinde daha büyük bir enkaza sebep olurdu.
“Tamara seni özlüyor. Nabi’de öyle hatta belki tuhaf gelecek ama gitmeden önce kurtardığın kız Lara’da öyle. Onları görmeye gitmelisin,” dedi Mortis.
İçim küçük bir sancıyla kasılırken onları ne kadar özlediğimi fark ettim. “Benim öldüğümü bilmiyorlar mı?” diye sordum hala tezgaha bakarken.
“Senin yüzünü hiç görmediler ismini hiç bilmiyorlar. Bu yüzden hayır seni ölü bilmiyorlar, onlara senin önemli işlerin olduğunu bu yüzde artık aramızda olmadığını söyledim.”
“Bunu neden yaptın ki?” Kupamı masaya bırakıp kazağımın kollarını avucumun içinde topladım.
“Zalim bir adam da olsam bir çocuğun gözündeki ışığı söndürecek kadar merhametimi kaybetmedim Milena. Seni her sorduğunda gözlerinin nasıl parladığını bilmiyorsun. Tamara neredeyse sana tapıyor, Nabi her gitmemde seni soruyor. Onlara nasıl senin öldüğünü söyleyip onları yıkabilirdim ki?”
Omuzlarım düşerken sıkıntılı bir nefes verdim. “Bir kere yıkılmalı her gün yıkılmalarından daha iyidir. Onları bu halde görmek istemiyorum. Yıkılmış görünüyorum, ölü gibiyim,”
“Yıkılmış değil yorulmuş görünüyorsun ki bunlar onu umursamayacak. Onlar sadece seni özlüyor. Hayatını kurtaran ona yeniden yaşam olan o kadını özlüyorlar. Yaralarını, yüzünü, zayıflığını umursamıyorlar. Onlara verdiğin umutla her gün yaşamaya çalışıyorlar,”
“Onlara umut vermem hataydı,”
“Belki de ama bunu değiştiremezsin. Bir kere söylediğin sözü geri alamazsın, bu yüzden onları görmen gerekiyor.”
“Bu akşam ilk anlaşma yapacağımız kadını görmeye gideceğiz,” dedim konuyu değiştirerek. “Küçük bir koruma topluluğunun lideri. İdam edilmek üzere olan kadınlara benim içtiğim zehirden içmeyi teklif edip daha sonra onları hayata geri döndürüyor. Abim zehri o kadından almış, dediğine göre bize yardım edebilir,”
“Kabul etmezse?”
“Edecek,” dedim kendimden emin bir sesle. “Oda bu sisteme karşı bende. Amacımız ortak bu yüzden kabul edecek,”
“Bu bir savaş Milena. Saklanma kampına benzemez o yüzden kabul etmemesi muhtemel,”
Omuz silktim. “Kabul etmezse o zaman bu konu onunla benim aramda kalır. Yüzümü görmeyecek, kim olduğumu sorarsa Kayora olduğumu söyleyeceğim. Nihayetinde bu bir yalan değil. Kayora Milena Vivus. Kimse yaşadığımı bilmeyecek,”
“Kaç kişiyle görüşmeyi düşünüyorsun?”
“Epey uzun. Görüşeceklerim sadece Mısır’la sınırlı kalmayacak ayrıca Türkiye, Bulgaristan ve Yunanistan’da da görüşeceğim adamlar var. Ne kadar çok yayılırsa o kadar çok tepki alır,”
“Bu bir kumar, bunun farkındasın değil mi?” diye sordu Mortis. Sesinde ilk defa tereddüt hissediyordum ama bunun kaynağının da ben olduğumu içten içe hissediyordum. Benim için endişe duyuyordu.
“Farkındayım. Ben bu yola bunu bilerek girdim Mortis. Ben oyun oynamıyorum, bu benim kaderim. Artık kaderimde olanı inkar etmeyeceğim. Kaderime karşı çıkıp onunla savaşmayacağım, kaderimle beraber bana karşı olanlarla savaşacağım,”
“Hala toparlanamadım,”
“Hızlı toparlanıyorum,”
“Bu savaşın sonunda seni de kaybetmek istemiyorum,” itirafı bir an olsun duraksamama sebep oldu.
Dudağımın kenarı keyifle kıvrılırken kafamı omzuma yatırdım. “Ben kaybetmeyeceğim. Bu sefer değil bu yüzden beni de kaybetmeyeceksin. Hem kötü mü olur bu savaşın sonunda ölürsem heykelimi falan yaptırırsın bütün Mısır beni görmüş olur,”
“Saçma konuşuyorsun,” dediğinde yine omuz silktim. “Sigaran var mı?” diye sordum ona bakmaya devam ederken. Bir şey söyleyecek gibi oldu ancak sonradan vazgeçmiş olacak ki kafasını iki yana sallayıp eşofmanının cebinden sigara paketini çıkardıktan sonra bana uzattı. Paketin içinden bir tane sigara alıp ucunu yakması için Mortis’e yaklaştım.
Bir kaç saniye gözlerime baktıktan sonra sigaramı yaktı ve ben geri çekildim. “Ne olursa olsun değişmeyecek tek şey ne biliyor musun Milena?”
“Ne?”
“Gözlerin, onlar her zaman bir mücevher olarak kalacak,”
“Ben yokken şair falan oldun da benim mi haberin yok Suç Kralı?” dedim yarı alayla. Çünkü onun bu sözleriyle nasıl başa çıkacağımı hala öğrenememiştim.
“Sende görüşmeyeli bayağı espritüel olmuşsun Gün Yıldızı,”
“Ne yapabilirim ki ciddiyetle hiçbir iş yürümüyor,” sigaramın dumanı aramıza sızarken kafamı başka tarafa çevirdim. “Her neyse şu kitaba baksak iyi olur,”
“Artık kaçıyor musun yani? Pek senlik olduğumu düşünmüyorum,”
“Kaçmıyorum sadece deniyorum ve bunu bir anda yapamam. Seni, kendimi, bizi affetmeyi deniyorum. Yaşadıklarımı hızlı bir şekilde sindirmeye ve kardeşimin yokluğuna alışmayı deniyorum. Ha birde Aris’in aslında Ar olduğunu da sindirmeye çalışıyorum,” tekrardan ona döndüm. “Bunu da biliyor muydum?”
“Biliyordum,”
“Ne zamandan beri?”
“İlk günden beri, Aris’in bilmediği zamanlarda bile,”
Herşeyi bilmesinden nefret ediyordum, benden bir şeyler saklanmasından nefret ediyordum. “Peki.” Sigaramla beraber oturduğum yerden kalktığımda “Sadece peki mi?” diyen sesini duydum. Kesinlikle sinirlendiğimi biliyor ve daha da sinirlenmem için yapıyordu bu yüzden ona istediğini verip orta parmak çektim. “Siktir git Mortis! Cehennemin dibine kadar yolun var,” sesim sakin olsa da kelimelerim bütün sinirimi anlatıyordu.
“Zaten cehennemin en dibindeyim ve sende benimlesin.” Keyifli sesinin karşısında sadece gözlerimi devirdim. Aptal adamın tekiydi, pervasız, fazlasıyla rahat, dengesiz, hadsizdi ama beni ona çeken şeylerin bu olması bana da sürpriz oldu.
Onun yanından geçip dışarı çıktığımda doğmaya başlayan güneşi tenimde hissettim. Her şey aylar öncesi gibiydi, gözlerimi kapatıp güneşin tenimi yakmasına izin verdim. Aylarca karanlıkta kalmamış gibi davranmaya çalıştım ama bunu yapamayacağımı biliyordum. Hayatımın sonuna kadar karanlığın bir parçasını içimde taşıyacaktım.
Karanlığı kabul et, onu ışığınla birleştir.
“Günlüğünü artık benden almalısın bence,” diyen sesini duydum Adel’in. Elimde külü birikmiş sigarayla Adel’e döndüğümde elinde ona verdiğim günlüğü gördüm. “Bunun bana ne kadar vicdan azabı çektirdiğini bilemezsin. Ölümünü beklerken bunu Mortis’e verecek olmak canıma okudu. Bir daha beni bu kadar boktan bir yükün altında bırakma,” günlüğü ona verirken bu kadar etkileneceğini düşünmemiştim ama şimdi bu sorumluluğun onu ne kadar yıprattığını kendi gözlerimle görüyordum.
Bitmeye yüz tutmuş sigaramı yere atıp Adel’in elindeki günlüğüme uzandım. “Özür dilerim. Bunu senden istememeliydim ama yine de bunu senden başka kimseye veremeyeceğimi biliyordum bu yüzden teşekkür ederim,”
“Teşekkür etme sadece yaşa ve bizi bir daha bu duruma düşürme,”
“Bu aralar bana yaşamamı söyleyen çok fazla insan var,”
Gülümserken omuz silktim. “Belki de onların kalbine dokunduğun içindir. Kabul etmek istemesen de sende aileden biri oldun Milena. Seni aileden görüyoruz bu yüzden seni hemen affettik, sadece suçlu hissettiğimiz için değil aileden olduğun için. Çünkü insan ne olursa olsun ailesini hep affeder,” dedi Adel.
Kalbimde bir ağırlık bir hareketlenme hissettim. Bir ailenin parçası olacağımı düşünmek ve bunu kabullenmek tuhaftı. Evet bir aileden gelmiştim, bir ailem vardı ama benim ailem yok olmuştu ve şimdi yeni bir ailem oluyordu. Buna hazır değildim, kendimi bir yere ait hissetmeye artık hazır değildim. Kendimi bir ailenin kollarına bırakmaya da hazır değildim.
En azından deneyebilirsin Milena dedi içimdeki savaşçı kız. Bu kadar şeyden sonra kendin için de bunu deneyebilirsin.
“Daha ne kadar orada dikileceksin Milena, hadi gelsene,” beni içeri çağıran Omar’ı gördüğümde kafamı salladım ve eve girdim. Omar’da tuhaf ve derin bir şeyler olduğunu hissediyordum. Fazla sessizdi, fazla anlayışlı, fazla bilge, fazla korumacı hatta bazen fazlasıyla duygusuzdu. Onun geçmişini bilmiyordum, Mortis’in abisi olduğundan başka pek bir şey bilmiyordum. Oda annesini ve kardeşini kaybetmişti. Peki bunun ardındaki hikayesi neydi? Gözlerinin ara ara boşluğa dalmasına sebep olan ve her an kardeşlerinin yanında olmasına sebep olan o duygu neydi?
“Niye hepiniz bu kadar erken uyandınız?” diye sordum kendi sandalyeme otururken. Aris kollarını masaya koymuş kafasını kollarının arasına yaslamış bir şekilde hala uyuyordu. Onun yüzünü görmek tekrardan eski hatıraların üzerindeki örtüyü kaldırmak gibiydi. Ar olduğunu bilmek boğazıma oturan yumru gibiydi.
Savaştan önce son kez toplanmış gibiydik, bu savaş da yan yana olacaktık. Belki birbirimize güvenmeyecektik ama sırtımızı birbirimize yaslayacaktık.
“Yurda gideceğiz ya,” dedi Damian kafasını Adel’in omzuna yaslamışken. “Abim on dakikaya herkes aşağıda olmazsa geç kalanları çölde bırakacağını söyledi. Bence bu tehdit herkesin beş dakika içerisinde aşağıda olması için yeterli,” sesi hala uyku mahmuruydu. Masada uyuyan Aris’i gördüğünde ensesine tokadı geçirdi “Kalksana lan!”
Aris neye uğradığını şaşırmış bir şekilde gözlerini açtı “Ne oluyor ya?” dedi hala uyunamamış bir şekilde.
“Yeni alarm oluşturdum sana nasıl beğendin mi?”
Aris Ters bir şekilde Damian’a baktığında bir yandan da ayılmak için gözünü ovuşturuyordu. “Siktir git,”
“Çok ayıp,”
“Hey birbirinizde uğraşmayın!” diye uyardı tıpkı bir anne edasıyla Jasmi. Elindeki Taameya (Bakla ile yapılan bir çeşit köfte. Mısır’a özel bir şey) tabağını masanın ortasına koyduğunda oda Jamail’in yanına oturdu. “Bazen yurttadaki çocuklardan daha çocuk olduğunuzu düşünüyorum,”
“Kesinlikle katılıyorum,” diye onayladı Omar.
“Siz sıkıcı olduğunuz için Aris ve beni kıskanıyorsunuz değil mi Aris?” Bir kolunu Aris’in omzuna atmıştı. Aris’te ona ayak uydurup oda kolunu Damian’ın omzuna attı. “Aynen öyle Dami,”
Kaşlarımı çattığımda çatalımı Aris’e doğru tuttum. “Hey o benim lakabım!” diye itiraz ettim.
“Ne yani ben söylemeyez miyim?”
“Hayır,”
“Söyleyeceğim!”
“Hayır!”
“Söyeleceğim!”
“Ar!” Sinirle dudaklarımın arasından kaçan hitap anında duraksamam ve ona bakakalmama sebep oldu. Aynı anda Aris’in de bakışı değişti.
“Ne kaçırdık?” diyerek araya girdi Adel.
“Aris benim küçükken yangında öldüğünü sandığım çocukluk arkadaşımmış,”
Hepsinin ağzıdan bir ne çıkarken ben kahvaltımı yapmaya devam ettim. Konunun başını ben getirdiysem devamını Aris getirebilirdi. “Bunu sonra mı konuşsak?” diye öneride bulundu. Tabiki erkekler sürekli sorunlardan kaçardı.
“Tam da bir erkekten beklenecek bir hareket,” dedim imayla. “Kaçmak ve sonraya bırakmak.”
“Size yazıklar olsun!” dedi sahte bir kızgınlıkla Damian. “İhanete uğradım şu an! Mil sakın bir daha benimle konuşma,” hala kolunun Aris’e sarılı olduğunu fark ettiğinde onu da itti. “Defol git şerefsiz Ar!”
“Damian,” dedi uyarılı bir tınıyla Adel çünkü Aris şimdiden oturduğu yere sinmişti. Bakışları yalvarır gibi bana baktığında omuz silkip kahvaltımı yapmaya devam ettim. Bu konuyu ben değil o açıklayacaktı ve bu konuda ne kadar zorlandığı açıkcası hiç umrumda değildi bu onun sorunuydu.
“Bunu bana sonradan anlatmazsanız o zaman çok fena bozuşuruz,”
“Aynen öyle sevgilim ne diyorsa o,” diye onayladı Adel. Tabiki Damian’ın her zamanki gibi gözlerinin içi parlarken “Sevgilinim değil mi?” diye sordu. Adel cevap vermek yerine sadece gülümsedi.
Kahvaltıyı bitirene kadar yine bir sürü konuşma döndü masada ama bu sefer zihnim başka yerdeydi. Onu düşünüyordum zaten bulduğum her boş vakitte hep onu düşünüyordum. Bir gün onu düşünmediğim bir gün olacak mıydı açıkcası bunu merak ediyordum.
Bana şuan bunu soracak olsanız olmayacak derim. Son günüme kadar onu düşünmediğim bir günüm olmayacaktı.
Kahvaltıdan sonra Vita ve Mortem’in yemeklerini de verdikten sonra evden çıktık. Bu sefer araba değil motorla gidecektik bu yüzden Mortis’in motoruna doğru ilerledim. Ben gitmeden önce onu değiştirmeye başladığını konuşmuştuk ve şimdi yapılı bir şekilde karşımda duruyordu.
Arka kısımda gümüş ay işlemesi vardı etrafında ise altın rengi güneş ışığı gibi küçük işlemeler. Bu işlemenin ikimizle alakalı olduğuna dair saçma bir düşünce oluştu kafamda. Sadece öylece bir dolunay işlemesiydi. Altında ise Latince bir el yazısı vardı. Tenebrae lunae semper lucem solis dedunt. Ayın karanlığı her zaman güneşin ışığına teslim olacak. “Beğendin mi?” diye sordu yanımda durduğunda.
Kelimeler boğazıma dizilirken kafamı salladım. “Güzelmiş,” diyebildim. “Ay?”
“Karanlık,”
“Ya etrafındaki altın rengi olanlar,”
“Güneşin ışığı. Zaten o yüzden altında da Ayın karanlığı daima güneşin ışığına teslim olacak yazıyor. Ay güneşin onu aydınlatmasına izin veriyor, onu kabul ediyor,”
“O zaman bu kadar ay çalışmana değmiş,” dedim kaybettiğimiz dört ayı hatırlayarak.
“Değdi. Hadi gidelim,” önce siyah peçeleri daha sonra kasklarımızı kafamıza taktıktan sonra ben arkaya Mortis ise önüme bindi. Motor çalıştığında kollarım hafifçe beline doladım. Mortis’in motor eldivenleri eli bileklerimi tuttu ve belindeki tutuşumu sıkılaştırdı. “Sadece birkaç çizim yapmak için aylarca kızımı dinlendirmedim Milena. motoru da fazlasıyla gelişti,” diye uyarıda bulundu.
“Gümüş Yılan simgeni çok belli ediyorsun Mortis bu yüzden seni bulabilirler,” duyabilsin diye biraz sesli söylemiştim.
“Narkov kartının gümüş yılan arabalı birinde olduğunu bilebilirler. Yüzümü görebilirler ama en çok aradıkları hırsız çetesi lideri olduğumu anlayamazlar. Ben temiz çalışırım arkamda hiç iz bırakmam,”
“Herkes hata yapabilir,”
Kafasını hafifçe bana çevirdiğinde kaskının açıkta bıraktığı buz mavisi gözlerini kıstı. O kaskın altında kendini beğenmiş ifadesiyle bana güldüğünü biliyordum. “Ben değil. Kayors Mortis Badh hata yapmaz,” tekrardan önüne döndü.
“Kayors Mortis Badh?”
“Aynen öyle,”
“İnteritas olması gerekmiyor mu? Kayors’un soyadı bu,”
“Kayors’a uymayacak kadar egolu biriyim. Ben kendi kurallarımı koyarım, kendi doğrularımı söylerim ve herkes onlara uymak zorunda kalır,”
İstemsizce kahkaha attım. “Wow ben bile bu kadar egolu olamam,”
“Badh farkı.” Motor daha da hızlanmaya başladığında belindeki kollarım daha sıkılaştı. Şovcu adamın tekiydi.
Yurdun önünde durduğumuzda Mortis’in belindeki kollarımı gevşetip motordan indim. “Gerçekten aylarca çalışmanın hakkını vermişsin.
“Daha hiçbir şey görmedin,”
Kasklarımızı çıkardıktan sonra yurda doğru ilerledik. İçimdeki panik her adımda daha da çoğalıyordu. “Sence saçlarım hakkında çok soru sorarlar mı? Ya da yaralarım hakkında? Onları kapatmadım.” Sahi neden kapatmamıştım ki? Çocukların yanına giderken boynumda kocaman bir ip iziyle olacaktım, acaba bunu düşünürken aklımdan ne geçiyordu.
İyi ki uzun kollu bir kazak giyinmiştim de kolumdaki morlukları görmeyeceklerdi. Yine de tek başına boynum ve gerdanım bile çok kötü görünüyordu. “Gün Yıldızı?” bana seslenen gözlerine baktığımda gözlerimdeki tereddüttü hemen anladı.
Tabiki anlayacakta. Bu aralar ona karşı sert ve keskin duvarlar örmekte zorlanıyordum. Benim derdim neydi böyle? Neden tam anlamıyla kendim gibi davranamıyordum. İçimdeki korkak taraf bu iyi bir fikir değil diyordu, bırak akıllarında eskisi gibi kal. Bu kadar zayıf ve yaralı gözükme eskisi gibi kal.
Omzuma dokunan zarif ve şefkatli eli hissettiğimde omzumun üzerinden elin sahibi olan Jasmi’ye baktım. “Hadi içeri girelim,” dedi bana destek vermek için.
“Onların karşısına bu kadar yaralı bir şekilde çıkmak istemiyorum,” diye itiraf ettim.
“Yaralı olman sorun değil. Emin ol Tamara bu yaralara hayran kalacaktır, o çok eşsiz bir çocuk,”
“Ya bana bir daha eskisi gibi bakmazsa?”
Hafifçe gülümsedi ve bir anne edasıyla omzumu sıvazladı. “Eskisinden daha hayran bir şekilde bakacak,” dedi kendinden emin bir şekilde.
Elena bugün yanımda olmana ihtiyacım var.
Kafamı sallayıp yurdun içine doğru yürüdüm. Tamara Damian’ın kucağındaydı ve bahçenin ortasında oyun oynuyorlardı. Onları uzaktan izlemeye başladım. Tamara büyümüştü, hemde fazlasıyla. Saçları ve boyu uzamıştı. Onu gördüğüm andan itibaren onu ne kadar özlediğimi fark ettim.
Tamara’nın bakışları benimkilerle denk düştüğünde gözleri kocaman açıldı “Savaşçı kız geldi!” koşarak bana doğru geldiğinde dizlerimin üzerinde eğilip kollarımı iki yana açtım. Tamara boynuma atladığı sırada bende kollarımı onun büyümüş bedenine doladım. Saçlarını okşadığım sırada Tamara hızla geri çekildi ve kollarını boynumdan çekip göğsünde kavuşturdu. “Ben sana küstüm!” dedi kaşları çatık bir şekilde aynı anda dudakları da bükülmüştü.
“Uzun zaman gelmediğim için mi?” diye sordum.
“Evet!” dedi hemen. “Sen beni unuttun beni bıraktın,”
“Tamara bunu seninle konuşmuştuk,” hemen arkasından Nabi gelirken onu uyardı.
“Biliyorum.” bakışları saçlarıma ve boynumdaki izlere takıldığında bedenim kasıldı. “Yalan söyledim sana küsmemiştim. Siyah pelerinli prens bana senin çok uzaklarda işlerin olduğunu ve geleceğini söylemişti. Ama ben seni çok özledim. On parmağımı kaç defa saydığımı unuttum her gün bir parmak saydım ve çok fazla baştan başladım,” karşımdaki küçük kızın sözleriyle kalbim sızladı.
“Tamara gerçekten çok özür dilerim ben kardeşimin yanına gitmek zorunda kaldım,”
“Kardeşin mi var?” ilgisini çekmiş gibiydi bu yüzden hemen çimenlere oturdu ve benimde elimi tutup oturmamı sağladı.
“Evet. Bir tane kardeşim var,” vardı ama artık yok diyemedim.
“İsmi ne?”
“Elena,”
“Bizim Elena’mız gibi mi yani?” diye sorduğunda kafamı salladım. “Bizim Elena’mız gibi,” dedim.
“Hani o nerede?” Bir çocuğun sorusuyla bu kadar irkilmemem gerekiyordu. Bunu aşmalıydım bu sanki beni etklemiyormuş gibi davranmalıydım. “Onu getirmedin mi?”
Boğazımı temizleyip onu tutup kucağıma çektim. “O artık bizimle değil canım,” bunu ondan saklasam bile onların bir şeyler hissedeceğini biliyordum.
“Yani oda benim annemin yanında mı?”
“Evet,”
“Peki onlar gelemiyor ama biz onlara gidemez miyiz? Ne zaman onların yanına gideceğiz ki?” diye sordu masum masum. Avucunu kendi avucum içine aldım ve sağ işaret parmağımla avucunun içindeki çizgileri gösterdim. “Bak bunlar bizim hayat çizgilerimiz. Buradaki çizgilerin hepsinin bir anlamı var,” bileğinden avucunun ortasına kadar parmağımı hareket ettirdim. “Bunların hepsi bizim yaşayacağımız şeyler. Ne zaman ki artık bütün çizgilerdeki yollardan geçip bütün her şeyi yaşayacağız işte o zaman onların yanına gideceğiz,”
Dudaklarını büzüp eline daha da yaklaştı. “İyi de kaç tanesini bitirdim nereden bileceğim ki? Çok mu beklemem gerekecek,”
“Çok değil sadece yeterince beklemen yeterli o zaman geldiğinde hissedeceksin,”
“Tamam umarım çabuk hissederim,” Umarım çok daha uzun yaşayıp bunu çok geç hissedersin. Sol elini avucumdan çekmeden diğer elini boynuma uzattı. “Çok acıyor mu?”
“Eskisi kadar değil,”
“Bunlar senin savaşçı izlerin değil mi? Bunlar savaşırken oldu.” Çocuklar hep hisseder.
“Öyle,”
“Saçların da değişmiş ben eski saçlarını çooook daha seviyordum ama bunlarda güzel,” kısalmış saçlarımı sevdi. “Hem bak tepeden tekrardan sarı çıkmaya başlamış. Bu rengi geçen bana Nabi öğretti. Saçların gitti diye üzülme geri gelecekler, saçlar hep uzar.” Beni teselli edişi o kadar tatlıydı ki ağlayabilirdim.
“Sana bir sır vermemi ister misin?”
“Ne sırrı?” diye sordu heyecanla kucağımda kıpırdanırken. “Söyle hadi ne sırrı?”
“Bana bundan sonra Kayora diyebilirsin. Benim ismim bu ama sakın kimseye söyleme sadece aramızda,” yeşil gözleri heyecanla kocaman olurken oturduğu yerde daha da kıpırdandı.
“Kayora mı?”
Kafamı salladım. “Kayora,”
“Bunu Nabi’ye söyleyebilir miyim? Lütfen hı? Hı söyleyeyim mi?” Kimse duymasın diye fısıltıyla konuşuyordu.
“Hayır bu sadece iki savaşçı kız arasında,”
“Bende savaşçı kızım değil mi?”
“Öylesin,”
“Siyah pelerinli prens!” dedi heyecanla birden kucağımda zıplarken. “Savaşçı prenses bana savaşçı kız sırrı verdi!” Bakışlarım bir kaç adım uzakta durmuş bizi izliyordu. Mortis bize doğru gelirken gözlerinde anlamlandıramadığım bir parıltı vardı, dudağının kenarında da silik bir gülüş.
İkimizin önünde tek dizinin üzerinde eğildiğinde bakışları bir süre bende takılı kaldı ardından Tamara’ya döndü. “Bana da söylemek ister misin savaşçı prensesim,” şu an bana o kadar çekici gelmişti ki bütün her şeyi bir kenara bırakıp dudaklarına bile yapışabilirdim.
Yapamazsın Milena dedi iç sesim. Tekrardan bu kadar kolay yenilemezsin.
Tamara kucağımda kıkırdadı “Hayır söyleyemem bu savaşçı kız sırrı. Sen savaşçı kız değilsin,”
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırırken kafamı salladım. “Kesinlikle o savaşçı kız değil bebeğim,” dedim. Mortis’e baktığımda yine o tuhaf bakışı vardı. “Niye öyle bakıyorsun?” diye sordum aksi bir sesle.
Omuz silkti. “Hoşuma gitti,”
“Hoşuna giden ne?”
“Çocuklarla iyi anlaşıyorsun,”
“Ve bu senin hoşuna gitti?” bir şey söylemezken bana bakmaya devam etti. Ondan cevap alamayacağımı anladığımda Tamara’ya döndüm. “Tamara arkadaşlarınla biraz oynamaya ne dersin bende Nabi ve Lara’ya bakayım,”
“Lara bugün hasta. Onu oynamaya çağırdım ama bana hasta olduğunu söyledi,”
“Odasında mı?” diye sorduğumda kafasını salladı. “Tamam hadi git,” yanağını bir kaç kez öptüğümde gıdıklanmış gibi geri çekildi ve arkadaşlarının yanına koşarken Mortis’e bakmaya devam ettim. “Diz çökmeye devam edecek misin?”
“Etmemi mi istersin?”
Oturduğum yerden kalktığımda yukarıdan ona baktım. “Ben yukarıda olduğum sürece neden olmasın,” aslında cümlemin arasında belirli bir anlam yoktu sadece onu sinir etmeye çalışıyordum.
Göz bebekleri büyürken çöktüğü yerden kalktı. Aramızda burunlarımız birbirine değecek kadar yakın bir mesafe varken parmak uçlarının belime olan baskısını hissettim. “Genelde aynı hizada olmayı severim,”
“Ben varken hiç şansın yok Suç Kralı,”
“Göreceğiz,”
“Gördük zaten.” Bir adım geri çekilip arkamı döndüğüm sırada beni durdurmak için bir hamle yapmadı. Arkamdan keyifle güldüğüne emindim çünkü ona meydan okumam hoşuna gidiyordu. Lara’nın kaldığı odaya doğru yürüyüp tam kapısının önünde durdum. Açıkcası ona ne diyeceğimi bile bilmiyordum, bir çocuk eğer üzüldüyse nasıl düzeltilir bilmiyordum.
Kapıyı çalıp bir kaç saniye ses gelmesini bekledim. Bir kaç dakika bekledim ancak ses gelmeyeceğini anladığımda kapıyı hafifçe aralayarak içeri girdim. “Lara?” Onu korkutmamak için sessiz bir şekilde konuşmuştum.
Sırtı bana dönük bir şekilde yatağa oturmuş pencereden dışarı bakan kızı gördüm. Yalnız görünüyordu, hayır bu bir görünüm değildi gerçekten yalnızdı. Yavaş ama kendimden emin temkinli adımlarla yatağa yaklaştım, aramıza bir karışlık mesafe bırakıp yanına oturdum.
“Lara beni hatırladın mı?” kafasını bana çevirip baktı ve dudaklarındaki gülümsemeyle kafasını salladı. “Güzel peki bugün kendini nasıl hissediyorsun? Tamara kendini hasta hissettiğini söyledi, revire gitmek ister misin?”
“Ben iyiyim sadece ona yalan söyledim,” kafasını öne eğdi. “Aslında bugün dışarı çıkmak istemiyorum ve Tamara o kadar çok ısrar ediyor ki onu kırmamak için yalan söylemek zorunda kaldım,”
“Arkadaşlarına yalan söylememelisin. Eminim Tamara’ya güzelce bugün oynamak istemediğini söylersen sana anlayış gösterir,”
Sıkıntılı bir şekilde omuzları inip kalkarken küçük parmaklarıyla oynamaya başladı. “Sana bir şey söylemek istiyorum,”
“Tabiki,”
“Buradan gitmek istiyorum,”
Burası ona iyi gelmiyor mu?
“Burada bir sorun mu var?” diye sordum onu korkutmamaya çalışarak.
“Hayır. Sadece buraya ait hissetmiyorum ve burada ne kadar fazla kalırsam beni o kadar çabuk bulur,” korkuyordu ve korkusunu gizlemek için gözlerime bakmıyordu.
“Kimden bahsediyorsun Lara?”
“Babamdan. Çünkü o hep bulur ve beni bulmasını istemiyorum. Hep rüyalarıma gelip kabus görmeme sebep oluyor. Onu görmek istemiyorum buraya gelmesini istemiyorum. Ev güvenli olmalı ama burada güvende hissetmiyorum. Ya buraya da gelirse?”
Ellerim onun küçük ellerini kavradığında güven verici bir şekilde elini sıktım. “Baban buraya gelemez Lara. Belki inanması zor ama gerçekten gelemez. Burası çok gizli ve güvenli bir yer, ayrıca ben onun sana ulaşmasına izin vermem,”
“Rüyalarıma da gelmesin o zaman,”
“Zamanla azalacak,” diyebildim sadece. Onu yalanlarımla teselli etmek istemiyordum sadece doğrularıma biraz da olsa acıyı gösteriyordum.
“Beni koruyacak mısın?” diye sordu gözlerini bana çevirirken.
“Koruyacağım,” dedim yemin eder gibi.
“Söz mü?”
“Savaşçı sözü.”
Kafasını sallarken elini ellerimin arasından çekti ve yastığının altından bir şey çıkarıp bana uzattı. Turuncu kurumuş bir yapraktı. “O zaman bu da seni korusun. Annem kadife çiçeklerinin bizi bütün kötülüklerden korucağını söylemişti,”
“Sende kalsın o zaman bana niye veriyorsun?” diye sordum elindeki yaprağa bakarken. “Hem bunlar Mısır’da yetişmez,”
Bakışları bir an yaralarıma kaydı ancak hemen bakışlarını çekti. “Bence senin daha çok korunmaya ihtiyacın var. Annemin eskiden serası vardı orada bir sürü farklı bitki yetiştirirdi o verdi bana şimdi de ben sana veriyorum. Seni korusun istiyorum,”
Elindeki yaprağa uzanıp avucumun içinde sakladım “Teşekkür ederim Lara.”
Lara kafasını salladıktan sonra oturduğu yerden kalktı. “Bugün sanırım dondurma var gelecek misin?”
Bende oturduğum yerden kalkarken onunla beraber odadan çıktık. “Belki başka zaman birazdan gitmem gerekiyor ama unutma burada olmasam bile daima seni koruyor olacağım.” Yüzü kocaman bir gülümsemeyle aydınlanırken kafasını salladı ve yemekhanin olduğu tarafa doğru yürümeye başladı.
Koridorun ortasında derin bir nefes alıp durdum. Biraz soluklanmaya ve sakinleştirici içmeye ihtiyacım vardı. Göğsümdeki ağrı yavaş yavaş kendini göstermeye başlıyordu bu yüzden elimi kalbime koyup ovma ihtiyacı hissetmiştim ki yan döndüğümde daha önce burada asılı olmayan bir tablo gördüm.
Resim ikiye ayrılmıştı üst kısımda geçen sefer geldiğimde Nabi’nin çizdiğini gördüğüm benim yeşil gözlerim vardı altında ise daha önce görmediğim ama soluk bile görsem Mortis’in olduğunu bildiğim buz mavisi gözler vardı. Benim bakışım Mortis’in bakışından daha keskin daha sertti Mortis’i bakışı ise soğuk ama daha sakindi. Yine iki farklı zıt kutup gibiydik. Gözlerimizi ayıran ince çizgide ise kırmızı bir iplik vardı.
“Nabi çizmiş sence de göz alıcı değil mi?” arkamda duran kişiye baktığımda istemsizce kaşlarım yine çatıldı.
“Yine benim canımı sıkmak için mi geldin Jamail?” sesim bakışlarımın aksine ifadesizdi.
“Bugün değil,”
“Şahane.” Ona sırtımı dönüp ilerlemeye başlamıştım ki yine sesini duydum. “Sana güvenmiyorum! Bize bir daha ihanet etmeyeceğine dair sana güvenmiyorum,” tekrardan ona döndüm.
“Biliyor musun Jamail umurumda değil. Ne bana güvenmen ne de ihanet edeceğimi düşünmen. Fikirlerini umursamayı çoktan bıraktım,”
“Yine devrimde yanında olmak istiyorum. O belgeyi bende imzalamak istiyorum.” bütün söylediklerimi duymazlıktan gelerek konuştu.
“Ben seni devrimimde istemiyorum,” dedim düz bir sesle. Arkamı dönüp onu öylece bıraktığımda telefonumu ceketimin cebinden çıkarıp abimi aradım. Telefon ikinci çalışta açtı. “İlk anlaşma yapılacak bu yüzden o zehri bulduğun adreste ol sana ihtiyacım olabilir,”
“Tamam,”
Mortis bana doğru yürürken tam önünde durdum. “Şimdi gidiyoruz. Sadece ikimiz, ekip olmadan. Bu kadar kalabalık olmayı göz alamam oraya savaşa gittiğimizi düşünürler. Biz savaşa değil anlaşmaya gidiyoruz,”
“Peki bizimkilere haber verip birkaç şey alayım sonra gidelim,”
“Tamam,” diye onayladım onu ardından çıkışa doğru ilerledim. Boş arazide yaklaşık yarım saat bekledikten sonra Mortis yanıma geldi ve bana bir kaç bıçak uzattı.
Kafamı iki yana salladım. “Oraya savaşmaya gitmiyorum Mortis,” diyerek uzattığı bıçakları almayı reddettim.
“Kendini koruman lazım,”
Motorun üzerinden kaskı alıp kafama geçirdim. “Kendimi korumak başka yöntemlerim var ve emin ol bu anlaşmada sorun çıkmayacak. Bu en kolayı.” dedim kendimden bir sesle. Benimle kavga etmenin akıl karı olmadığını düşünmüş olacak ki bıçakları kendi beline sokup kaskını kafasına geçirdi ve motora bindi.
Arkasına oturduğumda bu sefer kollarımı beline daha sıkı doladım. “Kızın ne kadar hızlı gidecek göster bana Badh.” Motor gürültülü bir şekilde çalıştığında Mortis gazı kökledi. Hızlanmanın getirdiği baskıyla iyice ona sarıldım.
“Kızımın yeni performansını beğendin mi!” diye bağırdı ancak sesi o kadar da yüksek gelmediği için rahatsız olmadım.
“Bayıldım!”
Yaklaşık yarım saat sonra abimin bana söylediği mekanın önüne geldiğimizde abimin arabasıyla zaten bizi beklediğini gördüm. Oldukça işlek ve dikkat çekemeyecek bir bardı kimse burada Adalette idam edilecek kadınların kurtarılıp burada saklandığını düşünmezdi.
Motordan çıkıp kaskı çıkardım ve abime ilerledim. “İlaçları getirdin mi?”
“Getirdim ama hala bu ilaçlar hakkında önyargılarım var Milena. Bağımlı olmanı istemiyorum,”
“Söz veriyorum kendimi dizginleyeceğim tamam mı ama şimdi o ilaçlara ihtiyacım var,” dediğimde abim istemeye istemeye de olsa bana ilaçları verdi. Hapları su olmadan yuttuktan sonra tekrardan Mortis’e döndüm ve cebindeki telefonu ona uzattım.
“Sen burada kal,”
Anında kaşları çatıldı. “Asla. Seni orada yalnız bırakmayacağım,”
“Sence oraya bir erkekle girmem ne kadar mantıklı olur? Anlaşmayı kabul edecekse bile sen varken daha çok uzatır,”
“Yine canınla kumar oynuyorsun,” dedi bundan nefret ettiğini belli eder gibi ancak bu sefer durum çok farklıydı.
“Onlar katil değil Mortis sadece kadınlara yardım eden insanlar,”
“Sadece yirmi dakika,” dedi kabullenerek.
“Kırk,”
“Yirmibeş,”
“Otuz beş,”
“Otuz,”
Elimi uzattım “Anlaştık. Otuz dakika,”
Elimi tutmadı onun yerine yüzümü avuçlarının arasına aldı ve kafasını aşağı eğip yüzlerimizi aynı hizaya getirdi. “Otuz dakika Gün Yıldızı. Otuz dakika içinde sen buraya gelmezsen ben içeri dalacağım,”
Yakınlığından dolayı nefesim hızlanırken kafamı salladım ve geri çekildim. “Burada olacağım,” dedim. Küçük sarı neon ışıklı bara doğru ilerlemeye başladım. Kapıda duran iki adam koruma ben içeri geçecekken kolumdan tutup beni durdurdu.
“İçeri giremezsiniz,” dedi ardından yüzümdeki peçeyi gösterdi. “Bu varken olmaz,”
Arkada beni izlediğine emin olduğum Mortis’in buraya gelmesinden telaş ederek adamı dokunuşundan kurtuldum. “Evet girebilirim. Kim peçeyle bara girilmez kuralını koymuş?” etrafıma bakıyormuş gibi yaptım. “Ayrıca kapıda böyle biri uyarıda yok yani içeri giriyorum,”
Adam tekradan koluma uzanacaktı ki kolumu geri çekip ona doğru bir adım attım. “Bana bir daha dokunmak istemezsin koca adam,” sesimdeki tehditkar tınıyı fark etti ve bu gözlerindeki öfkenin daha da artmasına sebep oldu.
“Burada ne oluyor beyler, bir sorun mu var?” iki koca adamın arkasından beyaz saçlı, koca kahve gözlü burnunda hızması olan muhtemelen benden bir kaç yaş büyük olan bir kadın dışarı çıktı. Bunun Rena olduğunu tahmin etmek zor değildi çünkü abim zaten bana bu kadını tarif etmişti.
“İçeri girmek istiyor,”
Rena ağır ağır bana döndü. “Bu şekilde içeri giremezsiniz hanımefendi. Ayrıca kimliğinizi de görmem gerekiyor,”
“İnan bana ne yüzümü ne de kimliğimi görmene gerek kalmayacak Rena. Çöl dikenlerini sever misin?” şu dakikadan sonra mesaj alınmıştı. Şifre buydu.
Rena’nın bakışı anlık olarak değiştiğinde bunu sadece ben görebilmiştim. “Gerisi bende beyler,” diyerek içeri geçmem için eliyle işaret yaptı. En azından yaptığım gösteri işe yaramıştı. İçeri girer girmez burnuma ağır bir alkol kokusu geldi. “Sağa dön,” dedi Rena.
Sağa döndüğümde beni karşılayan büyük siyah kapıyı Rena açtı ve benden önce içeri girdi. Bende onun peşinden içeri girip kapıyı kapattığımda namlunun ucundaki yine bendim. “Sana burada ne aradığını açıklaman için iki dakika veriyorum,”
Dilimi rahatlıkla dudağımın üzerinde gezdirdim. “Her müşterine böyle baskı yapıyor musun yoksa bu bana özel bir şey mi?” Rahat bir tavırla yürüyüp tekli kahverengi koltuğa oturdum. Bacak bacak üstüne attıktan sonra kollarımı koltuğun kenarlarına koydum.
Rena her hareketimi bir şahin gibi izlerken “Bir dakika,” dedi.
“Anlaşma yapmaya geldim,”
“Ne anlaşması?”
“Devrim,” dedim hiç uzatmadan. “Adalet ver Krallığı çökertmek için bir devrim başlatacağım. Bu devrimde yandaşım olmanı istiyorum,”
Rena sanki çok komik bir şey söylemişim gibi küçük bir kahkaha attı. “Sen benimle taşşak mı geçiyorsun?”
“Aslında bakarsan Rena benim taşaklarım yok. Ben bir kadınım,” koltuğun derisinde tırnaklarımı gezdirdim. “Ve hayır gayet ciddiyim. Birkaç kişiyi daha yanıma çekip ayaklanma başlatmayı düşünüyorum ki zaten bu durumda halk bana çabuk ayak uyduracak,” elim ceketimin cebinde uzandığında Rena’nın parmağı tetiğe daha da baskı uyguladı. Ceketimin iç cebine katlı olarak koyduğum belgeleri ve kalemi çıkarıp ona uzattım. Tek yapman gereken buraya bir imza atıp devrim anında yanımda olmak. Yüzleriniz kimlikleriniz hiçbir şey bilinmeyecek bir sorun olursa bütün suç ben ve ortağımın üzerinde olacak,”
“Ortağın?”
“Kapıda beni bekleyen adam,”
“Bir erkekle mi ortaksın?”
“Teknik olarak evet,”
Rena çok uzun bir süre elimdeki dosyaya baktı ardından silahı indirip elimdeki dosyayı aldı. Her bir satırını dikkatlice okudu ardından kalemi eline alıp tekrardan bana döndü. “Bu işte senin kazancın ne? Neden böyle bir şey yapıyorsun?”
“Kayora’nın yarım bıraktığını devam ettirmek istiyorum. Mısır’ın bu hale gelmesine sebep olan efsaneyi gerçekleştireceğim,”
“Gerçekten kıyamet mi olacaksın?” diye sordu efsaneyi kast ederek.
“Olacağım. Bütün kayıplar adına bu ülkeyi alevler altında bırakacağım,”
Rena sanki bana güvenmek ve kafasına sıkmak arasında gidip gelirken en sonunda kafasını iki yana salladı ardından belgeyi imzalayıp bana uzattı. Oturduğum yerden kalkıp elindeki belgeyi aldım ve elimi Rena’ya uzattım. “Pişman olmayacaksın,”
Elimi sıktığında ikimizin ellerinin soğuklu birbirine karıştı. “Eğer ters birşey hissedersem ve sende onların tarafındaysan senin kıyametin olmak için geri gelirim…”
“Kayora,” dedim gülümseyerek. “İsmim Kayora,”
“Kayora,” diye onayladı beni.
“Zamanı geldiğinde sana söyleyeceğim ve geri geleceğim,” dedikten sonra odadan çıktım. İlk anlaşma yapılmıştı şimdi ise bizim için artık zaman geriye doğru akmaya başladı.
Tik…Tak
Umarım bölümü beğenmişsinizdir Gün Yıldızlarımmm.
Büyük ihtimalle bu yks den önceki son bölümümüz. Yetiştirebilirsem atarım ama söz veremiyorum bu seferlik mazur görünnnn
Yorumlarınızı buraya ve ınstagramdan bana yazmayı unutmayınnnn
Ig/ sesimiziduyuramadik
Yorumlar
Yorum Gönder