Nitelikli
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
A.20- KALBE İHANET PART ( SEZON FİNALİ)
20- KALBE İHANET
“Bir yol seçtim yolun adı ihanet,
bir karar verdim adı kalbe ihanet,”
Mayın Tarlası - Şebnem Farah
Vers L’avant - J.T. Peterson
SEZON FİNALİ PART I
diğer part iki hafta sonra gelecek
bal kuşlarım yoksa çok uzun oluyordu.
Oy verip yorum yapmayı ve yanınıza
peçetelerinizi almayı unutmayın
Ay kendini sakladı ve güneş kendini açığa çıkardı ama acılarım hiç dinmedi aksine daha da çoğaldı. Bu da geçer dediğim akşamlardan değildi bu kez, acı daha fazlaydı acı her yerdeydi. Bazen ne kadar acıya katlanabileceğimizi düşündüğümüz anlar olurdu daha ne olabilir? canımı daha çok ne yakabilir? bunu dedikten sonra daha da kötüsü olurdu. Belki de tanrı bizi cezalandırmak için veriyordu bu acıyı, eğer öyleyse ben çok fazla günah işledim çünkü Tanrı beni cezalandırmaktan asla vazgeçmiyor.
Doğmaya başlayan güneşin turunculuğu perdenin açıkta bıraktığı aralıktan sızarken ben kollarını bana dolamış bir şekilde uyuya kalan adama bakıyordum. Dudakları hafif aralık, yüzü rahatlamış gibi duruyordu. Beni kollarında uyuttuktan sonra uyumuştu.
Göğsümün altındaki ağırlıkla beraber Mortis’i uyandırmamaya dikkat ederek üzerimde duran kolunu kaldırdım ve kollarının arasında çıktım. Göz kapakları titreşti ama yorgun olmalı ki uyanmadı. Üzerimdeki elbise beni rahatsız etmeye başladığı için tek hamlede elbisemi çıkarıp Mortis’in valizinin içinden onun tişörtlerinden birini üzerime geçirdim. Altımda siyah külotlu çorabım vardı ve tişört kalçalarımı kapatıyordu.
Banyoya ilerleyip makyajımı çıkardıktan sonra komidinin üzerinde duran sigara paketini çıkarıp dudaklarımın arasına bir tane yerleştirdim ve ucunu yakıp yatağa sırtım Mortis’e dönük bir şekilde oturdum. Sigaradan derin bir nefes alırken kucağımda duran elime bakıyordum. Üzerinde bir sürü çizik vardı, dün ellerimi yıkarken kendime verdiğim bir zarardı ama ruhuma verdiğim zarar kadar acıtmıyordu.
Ruhum acıyordu, onu sürekli kanatıyor asla iyileşmesine izin vermiyordum ve ruhumun acımasının sebeplerinden biri de sırtımı döndüğüm adamdı. Sigaranın dumanı dudaklarımın arasından süzülürken gözümden bir damla yaş aktı. Bir duman daha çektiğimde bir damla daha aktı ardından burnumu çektim.
Arkamdaki hareketliliği hissettiğimde hızla gözyaşlarımı sildim ve sigarayı komidinin üzerinde söndürüp orada bıraktım. Omuzumun üzerinden Mortis’e döndüm ama o zaten benim sırtıma uykulu ve çatık kaşlarla bakıyordu. Onun bu hali bana komik geldiğinden güldüm, ilk başta ona durup dururken gülmemi garipsedi ancak sonradan ifadesi yumuşadı.
“Yine mi ağladın sen?” diye sordu bunu sevmediğini belli eder gibi.
Omuz silktim “Ağlamadım, güneş yüzüme çarptığı için gözlerim yaşardı,” uydurduğum bahane saçma ve çocukcaydı.
Bileğimi yakalayıp beni yatağa çektiğinde onun göğsüne yaslanmak zorunda kaldım elimi hemen kalbinin üzerine koydum. “Yalancı sarışın,” dedi burnunu benimkine sürterken.
Kaşlarımı çattım. “Sensin yalancı!” dedim çocuk gibi. Bu tavrım dudağının kenarının kıvrılmasına sebep oldu. Bana hayranmış gibi bakan gözlerinden bakışlarımı kaçırdım ve alnımı göğsüne yaslayıp derin bir nefes aldım. “Bundan sonra unutmayacağız değil mi?”
“Unutmak mı istiyorsun?” diye sordu.
“Sen unutacak mısın?”
“Bundan sonra mı Milena? Unutacağım eşiği çoktan geçtik, unutmayacağım ve sana da unutturmayacağım,”
"Ya söylediklerim, haklı olduğumu biliyorsun,”
“Bunları şuan konuşmamız gerekmiyor. Anı yaşa gün yıldızı,”
Kafamı salladım ve geri çekilip üzeri yanık olan elini avuçladım, parmaklarım elinin üzerinde daireler çizdi. Aramızda duran eline içim acır gibi baktı. “Bunu kim yaptı?”
“Fark etmez, üzerinden fazla zaman geçti,” diye kestirip attı. Benim acılarımı hafifletmeye çalışıyor ama onun yaralarına dokunmama izin vermiyordu. Bunun nedeninin güven olduğunu biliyordum bana güvenmiyordu ama onunda bilmediği bir şey vardı ki ben ona güvenmeden yaralarımı göstermiştim.
“Mortis,” diye fısıldadım. Gözlerim onunkilerde değildi eline bakıyordum.
“Hm?”
“Her şeyin bir sebebi olduğuna inanıyor musun?”
“Bilmiyorum,” demesi içimi deşti. Bir sebebim var Mortis inan bir sebebim var sadece söyleyemiyorum.
“İnan,” dedim. “Herşeyin bir sebebi olduğuna inan,”
“Sen inanıyor musun?”
“İnanıyorum.”
Eli çenemin altına yerleştiğinde gözlerim ona çevrildi “Babanın bir sebebi olduğuna inanıyor musun?” diye sorduğunda göz bebeklerim titreşti.
“İnanıyorum ama ne sebep olursa olsun buna bir bahane olmayacağını da biliyorum,”
Kafasını salladı ve elini elimin arasından çekip kollarını bedenime dolayıp beni iyice kendine çekti. “Güzel. Unutma bazen sebepler yeterli olmaz.”
“Biliyorum Mortis ama sende şunu unutma ne olursa olsun her şey kardeşim için. Neyim var neyim yoksa onun için, onun uğruna. Çünkü ben ona bütün sebeplerine göre değil bütün sebeplerine rağmen ona inanıyor ve onu affediyorum. O henüz bir çocuk, onyedi yaşında,” hayır bugün onsekiz.
30 Mayıs benim kardeşim artık onsekiz ve onu kurtacağım.
“Onu kurtarmak o kadar istiyorum ki, her şeyi yaparım Mortis,” bunları ona ne için anlatıyordum ki? Beni ihanetimden sonra biraz da olsa anlasın istiyordum belki de. Anlardı çünkü anlatıyordum artık anlatıyordum anlaması gerekirdi. “Sınırım yok, söz konusu o olduğunda sınırım yok. Canımsa canım, nefesimse nefesim, kanımsa kanım herşey, herşeyim onun için feda ederim. Kalbimse kalbim Mortis…”
“Ne canını, ne nefesini, ne kanını, ne de kalbini feda etmene izin vermem. Bu akşam hem onu hemde seni kuracağız,”
“Ben esir değilim yalnız,” dedim alayla.
“Benim esirimsin, seni bu esaretten kurtaracağım,”
Kaşlarım çatıldı. “Bunu nasıl yapacaksın?”
“Yeni bir hayat kurmana yardım ederek,”
Yarımda ihtiyacım var gibi mi görünüyordu? Böyle düşünmüş olmasına sinirlediğimde kaşlarım daha da çatıldı ve kollarının arasından çıkarak yattığım yerden doğruldum. “Sence yardıma ihtiyacım mı var? Sana acılarımı açtım, senin önünde duvarlarımı yıkmaya başladım diye aciz mi oldum senin gözünde Mortis?”
Onunda kaşları benim gibi çatıldı ve bakışları keskinleşti. “Öyle söylemedim,” dedi net bir sesle.
“Öyle mi? Çünkü bana sanki öyle diyormuşsun geldi,”
Yattığı yerden oturur pozisyona geldiğinde artık yüzlerimiz karşı karşıyaydı. “Sana düzgün bir hayat kurman için yardım etmek istiyorum. Bütün bunlardan uzak huzurlu bir hayat kurmayı hak ediyorsun ve seni bu cehennemin içine ben soktuğuma göre çıkarmakta benim görevim,”
Kafamı iki yana salladım. “Böyle bir görevin falan yok. Senden bunu istemiyorum ayrıca bu iş bitmeden gitmeyeceğim bir anlaşmamız vardı. Kardeşimi kurtaracak aynı anda seninle bu yolda yürüyecektim itiraf etmeliyim ki sandığımdan daha fazla şey gördüm ve yaptım ama yine de geri adım atmayı reddediyorum,” gözlerinin içine baktım. “Bu karar senin verebileceğin bir şey değil, bu benim kararım.”
Gözlerini sabır diler gibi kapattıktan sonra beni kolumdan tuttu ve kendisiyle beraber yatağa çekti. “Biraz daha uyu huysuz kedi bugün önemli bir gün,” diye mırıldandı.
“Ben kedi değil panter olurum,”
Sessiz gülüşü titreyen göğsünden anladığımda sinirim azaldı ve dudaklarımda küçük bir tebessüm belirdi. “Kapat gözleri huysuz panter,” dedi bu seferde.
“Sen böyle kollarını hep bana mı dolayacaksın? Çok alışma bağımlılık yaparım,” cümlemi bitirir bitirmez içim sızladı.
“Kollarım boş ve sen onların arasına girmek için çok müsaitsin,”
“Başkalarını da alacaksın yani?”
“Öyle demedim,”
“Ama öyle demeye getirdin, ima ettin yani,” dedim ısrarla. Hayır dediği şeye takılmamıştım. Tamam belki biraz takılmış olabilirdim ama yine de asıl konu onu sinir etmekti.
“Dilimi sikeyim ya!” dedi sonunda isyan ederek. Nedense bu tepkisi bile bana kendimi huzurlu hissettirdi, bir kaç saniyeliğine de olsa hiç derdi olmayan iki genç gibi hissettirmişti.
Dudaklarımı büküp alttan alttan ona baktım “Yani şu anda benden bıktın,”
“Bıkmadım, senden neden bıkayım?”
“Bıktıysan kapı orada,” dedim özüme dönerek.
“Bende huysuz kedi nerede kaldı diyordum,”
“Panter,” diye düzelttim. Kafamı tekrardan onun göğsüne yasladım ve bir süre orada dinlendim. “Hemen gidecek miyiz?”
“Bir kaç saat daha uyu ben seni uyandırırım,” dedi parmakları saçlarımın arasında dolaşırken. “Bir daha saçlarını kesme, bırak uzasınlar. Sarı saçlarına uzunluk yakışıyor.”
“Peki,” dedim sadece. Onunla yaşayacağım son anları iyi değerlendirecektim, bir daha asla imkanım olmayabilirdi bu son anlarımız gibi hissediyordum çünkü ihanetim her şeyi yıkacaktı.
🏺
MISIR 12.00
“Gerçekten buraya kebap mı getirdin Damian?”
Damian elindeki dürüm yapılmış kebaptan bir ısırık daha aldı. “Ne var yani orada yiyemedik kim bilir bir daha ne zaman Türkiye’ye gideceğiz,” derken oldukça rahat bir şekilde arka koltukta oturuyordu. Yaklaşık bir saat önce uçaktan inmiş ve büyük bir arabayla hep beraber Tarikat üyelerinden birinin sahibi olduğu bir dükkana doğru yola çıkmıştık. Ağabeyim ise bir işi olduğunu söyleyip bizden ayrılmıştı ve buna en çok sevinen kişi Damian oldu.
“Onu nasıl uçağa aldıklarını anlamadım,” dedim dudaklarımın arasındaki sigaradan bir nefes alırken.
“Belki biraz pazarlık yapmış olabilirim,”
“Yani rüşvet verdin,” dedi direkt Omar.
“Hayır sadece pazarlık yaptım.” ardından eliyle kendini gösterdi. “Ayrıca şu yakışıklı yüze bak buna kim hayır diyebilir ki,” kendini beğenmiş bir şekilde otuziki diş sırıttı. “kimse,” dedikten sonra iştahla dürümünden bir ısırık daha aldı.
Onun bu haline gülerken kafamı iki yana salladım ve hiç düşünmeden yanımda oturduğu için dürümüne uzandım ve bir ısırık aldım. “Hey Mil!” dürümünü yana çekti ama onu umursamadan ağzımdaki yemeği afiyetle çiğneyip mideye indirdim.
Yol boyunca birbirimizle atıştık ve Damian’ın dürümünün yarısını neredeyse ben yememe rağmen başta sahte bir kızgınlık gösterse de daha sonrasında sesini bile çıkarmadı. Arabayı ara sokaklardan birine park ettikten sonra giydiğim siyah pantolon ve bordo gömleğimin üzerine attığım siyah pelerinle yüzümü gizledim.
Henüz Adaletten hiçbir mesaj gelmemişti ki bu benim için oldukça şüphe uyandırıcıyıdı çünkü normal şartlarda şu an da yüz kez benden bilgi almak için beni yanına çağırması gerekiyordu bile. İçimdeki sıkıntıyı atmak isteyerek derin bir nefes aldım ve sakinleşmeye çalıştım.
“Gidelim hadi,” dedi Mortis arkamdan. Kafamı sallayıp onun yanında yürümeye başladığımda hepimiz dikkat çekmemek için ikili grup olarak birbirimizden uzak yürüyorduk. Dükkanın önünde durup bir süre kumaş tezgahının arkasında duran ve karşısında bir adamla pazarlık yapan orta yaşlı adamı izledim. Her şey sıradan gibi gözüküyordu ama her şey göründüğünden daha farklıydı.
Adamın gözleri benim üzerime değdiğinde dudaklarındaki gülümseme silinmeden konuştu. “Buyur nasıl bir kumaş bakıyorsun kızım?” diye sordu.
Tezgaha biraz daha yaklaştım ve artık adamla tamamen karşı karşıyaydık. “Aslında kumaşa değil birine bakıyoruz,” diyerek yanıma gelen Mortis’inde varlığını belli ettim. “Burada çalışan Alaaddin diye biri varmış, onu arıyorduk,” ses tonumu oldukça stabil tutmaya çalışıyordum.
Karşımdaki adam anında gözlerini benden kaçırırken dudaklarındaki gülümseme de yok olmuştu. “Öyle birini tanımıyorum,” dedi direkt.
“Emin misiniz? Onun burada çalıştığına eminim,” diye ısrar ettim. Şiddete başvurmak istemiyorodum, konuşarak halledebilirdim.
Tekrardan kahve gözleri keskin bir şekilde bana döndü “Burada öyle biri yok dedim! Kumaş alacaksanız alın yoksa gidin buradan!”
Elimi tezgahın üzerine sert bir şekilde koyup adamın yüzüne doğru ilerledim. “Benim gözlerimde korkak ya da aptal bir kadın mı görüyorsun? Ben senin sesini yükseltmene ve yalan sözlerine kanacak biri miyim?” adama biraz daha yanaştım. “Alaaddin ile ne alakan var?”
“Ben öyle birini tanımıyorum, bu ismi ilk defa duyuyorum,” dedi yalana başvurarak.
“Aladdin öldü eğer sen yaşamak istiyorsan beni içeri alacak ve sorduklarıma cevap vereceksin,”
Adamın bakışları saniyelik olarak değişti. “Bağırırım, askerlerin buraya gelmesi sadece beş dakika,”
“Benim boynuna bıçağı saplayıp seni kan kaybından öldürmem ve kaçmam sadece iki dakikamı alır,” dediğim sırada yüzü anında kireç gibi oldu. Alay ettiğimi sanıyor olabilirdi ancak gözlerimin içine baktığında dediklerimin gerçek olduğunu çoktan anlamış olmalıydı. “Fazla vaktim yok beni içeri alıyor musun, almıyor musun?”
Karşımdaki adam daha fazla tereddüte düşmeden “Gelin,” dediğinde içeri doğru adımladı. Mortis ve ben adamın peşinden içeri girerken ekip dışarıda kaldı. İçerisi ahşap döşemeli oldukça eski bir yerdi, kenarlarda ahşap raflar rafların içinde çeşitli kumaşlar ve dikiş aletleri vardı. Büyük orta alanın ardından dikdörtgen şeklinde ahşap bir tezgah duruyordu. “Kimsin sen?” diye sordu karşımdaki adam tezgahın arkasına geçerek.
“Benim kim olduğum önemli değil, önemli olan sizin kim olduğunuz. Aladdin ve Tarikat üyelerinin kim olduğu,” yavaş adımlarla ilerleyip tam tezgahın önünde durdum. “Şimdi bana isim ver, ya da bir adres.” adamın gözlerinde perdelemeye çalıştğı saf bir korku ve öfke vardı.
“Bunu asla öğrenemeyeceksin, bunu biliyorsun,”
“Aladdin öldü,” dedim tekrardan acımasız bir şekilde. “Bir isim biliyorum bile, herkes sandığın kadar çenesini kapalı tutamıyor.” bakışlarım masanın altına giden eline kaydığında dudaklarımda küçük bir tebessüm oluştu. “Senin yerinde olsam o yapmaya çalıştığını aklımdan bile geçirmezdim,”
“Elini tezgahın altından hemen çek, yoksa hiçbir bilgi umrumda bile olmadan beynini dağıtırım,” dedi Mortis hemen arkamdan.
Adam korkuyla elini tezgahın altından çekti ve havaya kaldırdı. “Kimse sana isim vermiş olamaz, bu Tarikata giren herkes yemin etti yeminlerden dönemezler. Gerekirse ölürler ama yeminlerini bozamazlar, lanet buna izin vermez.”
“Direkt isim verdiğini söylemedim zaten, sadece bana kartın ucunu gösterdi ve ben kartın ne olduğunu sadece köşesinden anladım. Karim Marad.” dün ağlayan yıkılmış, herşeyi inkar eden kız değildim artık. O kız dün gece de kalmıştı güneşin doğuşu bütün acıların üzerini örttü.
“Sen!” dedi adam dehşete düşmüş bir şekilde. “Yalan söylüyorsun!” derken ne dediğinin farkındaydı. “Yemin bozulmaz!” babamın bu işte olmadığını inkar etmemesi her şeyi açıklıyordu. O da diğer tıpkı herkes gibi yaptıklarının bedelini ödeyecekti.
“Bana yer söyle,”
“Söyleyemem!” dedi adam hiddetle.
“Yaşamak istiyorsan sadece söyle gitsin!” elimle tezgaha şiddetli bir şekilde vurdum.
“Beni öldür, sana verecek hiçbir şeyim yok. Bir katile verecek hiçbir bilgim yok, sen bir katilsin.”
“Kıyametiniz olacağım,” dedim. “Git bunu onlara söyle, Mısır’ın kıyameti olacak kadın geldi,” adamın yüzündeki dehşet daha da çoğaldı. “Çok yakında geri geleceğim ve o zamana kadar kendinize saklanacak iyi bir yer bulsanız iyi olur,”
“O kadar yaşamayacaksın,” dedi adam ve ben buna sadece güldüm. “Sende yaşamayacaksın,” belimden çıkardığım silahı adamın kafasına dayadım. “Son kez soruyorum,” vicdanımı yokladım ama onun izine rastlayamadım. “Bana seni yaşatmam için tek bir sebep ver, hadi sadece tek bir bilgi sonra canını bağışlayacağım,”
“Tanrı seni lanetleyecek!” diye haykırdı yüzüme.
“Tanrı zaten beni lanetledi,” silahı adamın alnından çektim. “Ama siz benden çok daha önce lanetlendiniz.” bir insanı kolayca öldürmek bana göre değildi, birinin hayatına son vermek benim görevim değildi ben tanrı değildim. Arkamı dönüp dükkandan çıktığımda kalabalık sokakta yürüdüm.
“Sana bunları düzgün dizeceksin demedim mi!?” duyduğum bağırış sesiyle ileride küçük bir kız çocuğunun önünde ona el kaldırmış olan genç adamı gördüm. Karşısındaki kız hıçkırarak ağlıyor ama adam hiç umursamadan bağırmaya devam ediyordu. Kalkan elin kızın yüzüne inmesine izin vermeden havada adamın bileğini kavradım. Ben adama yaklaşır yaklaşmaz ekibin hareketlendiğini fark ettim ancak sadece kafamı sallayıp onlara gelmemeleri için işaret verdim.
Adam sert bir şekilde bileğini elimin tutuşundan kurtardı. “Sen ne yaptığını sanıyorsun?” bunu söylerken geri çekilmem için bir kaç adım bana doğru yürümüştü.
“Sana kim bu kıza el kaldırma hakkını veriyor?” diye sordum sert bir sesle.
“Sana mı soracağım?”
“Bu kıza bir daha dokunmayacaksın,”
Karşımdaki genç adam gülümsedi ve iyice dibime girdi geri çekilmeyeceğimi çoktan anlamış olacak ki daha fazla ilerlemedi. “Bir daha herhangi bir kadına ya da bir çocuğa kalkan elini görürsem o elini kırmaktan çekinmem,”
“Hadi ya, sen kadın halinle bana mertlik mi yapıyorsun?” sesindeki alay öfkemi harlamaya çoktan yetmişti bile, kafamı burnuna geçirdiğimde adam inleyerek geri çekildi tam o sırada adamın yakasını tutan Mortis ne olduğunu dinlemeden adamın yüzüne yumruğu geçird.
“Ona dokundun mu?” diye sordu sesi sakin ama yumrukları sertti. Adam daha benim kafa attığım burnunun acısını kavrayamadan Mortis’in yumruklarıyla yüzü kan içinde kalmıştı. “Ona dokundun mu dedim?” kalabalığı etrafımıza toplamak istemediği için sesini tam anlamıyla yükseltmiyordu ama çoktan bir kaç kişinin gözü bize dönmüştü bile.
Olaya müdahale etmem gerektiğini hissettiğimde Mortis’in kolunu tuttum. “Bana dokunmadı,” dedim düz bir sesle. “Ona kafa atan bendim,” hala adamın yakasını bırakmadığını fark edince. “Herkes bize bakıyor bırak adamı,” diye uyardım. Mortis sözlerimle beraber adamın yakasını bırakırken adam geriye doğru sendeledi.
“Bir daha bir kadının hatta masum birinin üzerine yürürken bir değil bin kere düşüneceksin,” dediğinde genç adam can havliyle kafasını salladı. Mortis’in kolunu bırakıp hala aynı yerde dikilmiş gözlerinden yaş akan onbir belki oniki yaşında olan sarı saçlı kıza döndüm.
Yaşlı gözleri bana doğru çevrildiğinde birden kollarını belime dolamasıyla ne yapacağımı şaşırdım. “Teşekkür ederim,” dedi titrek bir sesle. Elimi kızın sırtına koydum ve sırtını sıvazladım. “Geçti,” dedim yatıştırıcı bir sesle. “Bir daha asla senin yüzünü göremeyecek, seni götüreceğim. Bunu istiyor musun?”
Kız geri çekilip hızla gözyaşlarını sildi ve kafasını salladı. “Asla yaramazlık yapmam, hep sözünüzde dururum güzel yemek yaparım dikiş işinden de anlarım. Yeterki beni buradan alın sizden tek isteğim bu,” o kadar hızlı konuşmuştu ki bir an ifadem bocaladı.
Elimi çenesinin altına yerleştirip bana bakmasını sağladım. “Seni çalışmaya götürmüyorum, seni eve götürüyorum,”
“Ev mi?” dedi şaşkınlıkla.
Hayatında hiç evin ne olduğunu bilmeyen bir kız çocuğu vardı karşımda. “Ev tabi. İstersen orası senin evin olacak.”
“Ev ne demek bilmiyorum ama yaşayacağım ve dayak yemeyeceğim bir yerde kalmak istiyorum.”
“Bundan sonra sana kimse vurmayacak. Aslında herkese göre ev ne demek değişirir, sen ne diyorsan evin o olsun,”
Gözlerinin içinin parladığına şahit oldum. “Tanrı sizi bağışlasın!” dedi minnetle.
“Tanrı herşeyi affeder mi?” diye sordum ona.
“Tanrı her günahı, her hatayı affeder sadece ondan bağışlanma dilemelisin,”
“Ya çok günaha battıysak?”
“Annem Tanrının çok merhametli olduğunu söylemişti, eğer ondan her gün af dilersek o zaman günahlarımızı bağışlarmış. İsterseniz sizin için çok dua edebilirim,”
“Çok isterim,” dedim. “Adın neydi?”
“Lara,” dediğinde kafamı salladım. “Lara, seni eve götürelim.” dedim.
“Onu nereye götürüyorsunuz?!” diye bağırdı yaralı adam kara zorla.
Cevabım ise oldukça netti. “Senin bir daha ona ulaşamayacağın bir yere,”
“Adalet sizi bulur! Sizi şikayet edeceğim!”
“Bekliyorum hiç vakit kaybetme,”
Jasmi’nin kıza yaklaştığını gördüğümde kız onay almak ister gibi bana baktığında hafifçe kafamı salladım ve Lara Jasmi’yi takip etti. “Hallettin mi?” diye sordum Mortis’le yan yana yürürken. Adamı öldürdün mü? diye soruyordum aslında.
“Halletim,” dedi ama aslında öldürdüm diyordu.
“Araya girmene gerek yoktu, ben zaten halletmiştim senin yüzünden çok dikkat çektik.”
“Bu benim ne kadar umrumda?” dedi umursamaz bir şekilde.
“Benim umrumda. Kardeşimi kurtarmaya bu kadar yakınken her şeyi mahvetmeye hiç niyetim yok ve aynı hassasiyeti senden de bekliyorum.” ona bakmadım bakışlarındaki duyguları görmek istemiyordum. “Bir daha bunu yapma, gereksiz yerlerde araya girme,”
“Tabiki bir dahakine dibine bir adam girdiğinde nazikçe çekilmesini söylerim.”
“Mortis,” dedim uyarıcı bir ses tonuyla. “Ben ciddiyim.”
“Ben böyle sözlere gelemem Milena. Biri senin dibine girme cesaretini gösterdiyse o zaman ona sınırlarını gösteririm. Sana yaklaşıyorsa sana gelen adımlarını keserim, bağırıyorsa sesini yok ederim, bakıyorsa gözünü oyarım.”
“Medeniyetten fazlasıyla uzaksın. Yakında 2046 yılına gireceğiz biraz geliş bence,” dedim alayla. Alaya almazsam onunla ciddi bir kavga ederdim ve bunu istemiyordum. Artık kavga gürültü istemiyordum, sadece bir kaç saatliğine sessizlik istiyorum.
“Ben eski çağımdan memnunum,”
Kafamı sinirle iki yana sallarken arabaya bindik. Bu sefer ekip arkaya otururken bende ön koltuğa oturdum, ilk yurda gittiğimizde arabadan inmek yerine Jasmi ve Jamail’in yurda girişini izledim. Annem her zaman çocukların her şeyi hissettiğini söylerdi.
“Çocuklar her şeyi hisseder Milena ve biliyorum sizde bizim üzüntülerimizi hissediyorsun,” derdi. “O yüzden asla bir çocuğun yanına üzgün ya da kırgın gitme. Onlar hemen anlar, onlar senin içini görür ve sadece sana sarılır. Ben her acımda size sarıldım belki söylemedin ama benim yerime canının yandığını biliyordum, benim derdimi kendinde dert ediniyordun.” pamuk gibi elleriyle saçlarımı okşar onları öperdi ve konuşmaya devam ederdi. “Ben size bu yükü yükledim beni affet ama sen sadece kendi çocuğuna değil hiçbir çocuğa bunu yaşatma,” ne kadar pişman olduğunu o zaman anlamıştım. Oysa ben hiç ona kızmamıştım ki, bana sarılmasında çareyi bende bulmasına asla kırılmamıştım.
Ve annem haklıydı. Zaten annem hep haklıydı. Bende bir çocuğa bu yükü yüklemek istemezdim bu yüzden içeri girmeyi reddettim. Cebimden sigara paketini çıkarıp peçemi indirdim ve sigarayı dudaklarımın arasına yerleştirdim. Yol boyunca üzerimde bir sessizlik vardı ve evin önünde durduğumuzda telefonuma gelen bildirimle Mortis’in odasına geçtim. Bu evde de bir odam yoktu, kabullenilememe buydu belki diye düşündüm sana bir odayı bile çok görülmesiydi.
Kalpsizdim ama canım yanıyordu, buda benim cezalarımdan biriydi.
Düşüncelerimden uzaklaşarak telefonuma gelen mesaja baktım.
Bilinmeyen Numara; Bu gece davette olacak mısınız?
Milena; Evet ama sadece ben ve Mortis orada olacak diğerleri saf dışı kalacak.
Milena; Bugün onu size teslim edeceğim.
Milena; Kardeşimin kılına bile zarar gelirse bütün anlaşma iptal olur. Sizide o binayı da yakarım.
Bilinmeyen Numara; Anlaştık. Lidere karşı kardeşin.
Bilinmeyen Numara; Akşam partide görüşürüz.
“Sikeyim!” telefonu sinirle yatağın üzerine fırlattığımda göğsümün altındaki ağırlık daha da arttı. Kalpsiz Milena, duygusuz Milena, senin canın yanmaz Milena. Gözlerimin dolmaması lazımdı bunu engellemek için oturduğum yerden kalktım odaya çıkardığımız valizin içinden günlüğümü ve kalemimi aldım. Masaya gitme zahmetinde bulunmadan yere çöktüm ve öfkemi satırlara döktüm.
Milena Marad’ın günlüğünden;
Baba hani kalpsizlerin canı yanmazdı? Hep öyle dediler ama canım yanıyor, ilk yarayı sen açtın kalbimi aldın o yarayı deştin beni kanattın. Şimdi herkes neden yaktığımı soruyor? Onlara ne diyeyim baba? Çok yandım ondan mı yakıyorum diyeyim? Acımı öyle mi örteyim yoksa kendime sadece hain deyip geçeyim mi?
Herkes beni sorguluyor bende insanım baba ne yapayım ben? Annem gitti ona da anlatamıyorum, mezarı yok toprağına anlatamıyorum. Sen zaten beni bitirdin ne yapayım?
Mortis beni anlar mı bilmiyorum, ya da ekip beni anlar mı bilmiyorum. Beni affetmeyeceklerini biliyorum ama onlara kızmayacağım sadece…. Benim bir odam bir yatağım bile yok evde, sanki hayatlarında hiç yokumuşum gibi olacak giderken. Hiç sahiplenmemişler beni, kalpsiz diyorlar eğer kalpsizsem göğsümün altında atan şey ne?
Kendime acımıyorum kimse benden değerli değil bunu biliyorum. Mortis’e kanmamam gerekiyor, hayır ona kanmıyorum belki inanması zor ama hayır bunu henüz yapmadım. Yapacak kadar yaşayamayabilirim, yine de içimde bir şeyler oluyor onu gördüğümde. Açıkcası ne hissetmem gerektiğini bilmiyorum.
Benden geriye hiçbir şey kalmasını istemiyorum bu yüzden eşyalarımı alacağım, zaten çok fazla bir şeyim yoktu burada. Olanları da alacağım ve abime vereceğim. Mortis eşyalarımı çöpe atar çünkü o ihaneti affetmez, eşyalarımın çöpe gitmesini istemiyorum eğer hayatta kalırsam bana ait olan bir şeylerim olsun istiyorum.
Ölürsem annemin gittiği yere gitmek istiyorum ama nedense onun gittiği yere gidemeyecek kadar günaha batmış gibi hissediyorum. Tanrı’m eğer bu yazdıklarımı görüyorsan lütfen beni affet ve beni annemle aynı yere koy.
Daha fazla şey yazacak gücü kendimde bulamadığımdan defteri kapattım. Bir süre nefeslendikten sonra oturduğum yerden kalktım ve eşyalarımı toplamaya kıyafetlerimden başladım. Bana ait olan bir kaç parça kıyafetimi valize koydum sadece gece giyeceğim kıyafetleri bıraktım. Bana ait olan bir kaç takıyı da çantaya attım ama Mortis’in benim için aldığı yılan şeklindeki şahmeranı çıkarıp komidinin üzerinde bıraktım. Tokalarımı da alıp çantaya koydum makyaj malzemelerimi de akşam hazırlandıktan sonra koyacaktım.
Banyoya ilerleyip bana ait olan parfümleri diş fırçasını hatta tarağı bile aldım. Benim olan cilt bakım ürünlerimi de aldım. Bir an nefes alırken zorlanır gibi oldum ama hemen kendimi toparladım ve banyodan çıkıp odaya girdiğimde Mortis’in sırtı bana dönük bir şekilde valizime baktığını gördüm.
Ne diyeceğimi bilemediğim için sadece yanından geçtim ve banyodaki eşyalarımı koyduğum küçük çantayı kenara koydum. “Bu ne şimdi Milena?” dedi Mortis sert bir sesle.
Ona döndüğümde yüz ifademi normal tutmaya çalıştım. “Artık abimin yanında kalırım diye düşündüm. Elena’yı kurtardıktan sonra burada kalmama gerek yok. O bir hayli yaralı olacak o yüzden kalabalık bir yerde kalamaz,” benim için bir odası bile olmayan evde yerim zaten hiç yoktu. “Merak etme temelli değil buraya yine geleceğim sonuçta bir anlaşmamız var ama Elena burada kalamaz,”
“Bizimkiler bu konuda dikkatli olur biliyorsun bunun için gitmene gerek yok,”
“Gitmek istiyorum ve gideceğim. Bence bu herkes için en iyisi.” dedim.
Gözlerindeki bakış değişti, yine ondan kaçtığımı anlamıştı. Sabah onun kollarındayken şimdi yine aynı kadındım mesafeli, ketum, kalpsiz.
“Kal Milena. Sorun neyse söyle ama kal,”
“Sorun yok,” dedikten sonra bakışlarım odanın içindeki başka kapıya takıldı. Diğer evde de olduğu gibi bu evde de Mortis’in odasında extra küçük bir oda vardı. “Bu odaya da kütüphane yapacak mısın?” diye sordum konuyu değiştirerek.
“Yaparım büyük ihtimalle ama daha kitapların hepsi burada değil,”
“Ben getirmene yardım edebilirim,”
“Yarın hallederim,”
“O zaman yarın yardım ederim,” edemezsin. “Bu akşam sana daha önce hiç denemediğinden emin olduğum bir kokteyl yapmak istiyorum. Bunun için zamanımız olur mu?” o buna bir adım diyordu belki içinden ama ben buna veda diyordum.
“Ben istersem her şey olur,” dedi kendinden emin bir şekilde.
Dudaklarımda alaycı bir gülüş oluştu. “O zaman bir kaç saate çıkarız,” cevap vermesine izin vermeden odadan çıktığımda Adel’in de karşı odadan çıktığını gördüm.
“Her şey yolunda mı?” diye sordu uzun süre ona baktığım sırada. Hafifçe kafamı salladım. “Yolunda. Dışarda birer sigara içelim mi seninle birşey konuşmak istiyorum,” bunu söylememi beklemediği belliydi bu yüzden hiçbir şey anlamaz bir şekilde sadece kafasını salladı.
Yeni küçük malikenemizin bahçesine çıktığımızda cebinden sigarasını çıkaran ve ucunu ateşleyip bana uzatan Adel’e döndüm. Adel kendi dudaklarına da bir sigara koyup onu ateşlediğinde yarım ağız bana güldü. “Şu an bana aşkını itiraf edeceksen konuşmanın tam sırası Milena,” dedi yarı alayla.
Sigaranın dumanı dudaklarımdan akıp giderken küçük bir kahkaha attım. “Damian’a düşman olmak istemiyorum kalsın,” yeni küçük bahçemizdeki küçük çardağa oturduğumuzda yüz ifademi ciddileştirdim. “Sana bir şey anlatmam lazım Adel ama bana bunu en azından yarına kadar kimseye anlatmayacağına dair hem kendi hemde Damian’ın hayatı üzerine yemin etmeni istiyorum,”
Adel’in bakışları da benim gibi ciddileşti ve gözlerinde bariz bir tedirginlik oturdu. “Milena?”
“Sadece yemin et,”
“Neden bana bu kadar anlatmak istiyorsun ki?” diye sordu yemin etmek yerine. Şüphelenmesine hatta tedirgin olmasına hak veriyordum ama yemin etmeden tek kelime etmeyecektim. Sessizliğimden bunu anlamış olacak ki pes etti ve “Anlattıklarını hakkında kimseye bir şey söylemeyeceğime dair hem kendi hemde Damian’ın üzerine yemin ediyorum,”
“Seni de böyle bir yükün altında bırakmam bencilce ama bir tek sana anlatabilirim bu yüzden lütfen ben bitirene kadar beni dinle sonra yargıla,” yarısında kadar içtiğim sigaramı söndürdüm. “Aslında her şey bir oyundu. Benim idam edilmem bir kumardı Hakimle kardeşimin hayatı için bir anlaşma yaptım. Sizi ve Mortis’in kimliğini ifşa edip onlara teslim edecektim beni kurtarmaya geleceğinizden çok eminlerdi bende kabul ettim. Kardeşim için anlaşmayı kabul ettim,”
“Bu zaman kadar zaman zaman onlara bilgi sızdırdım, Elena’yı geri almak için her şeyi yaptım hatta…Mortis’in tam kimliğini ifşa ettim. Başlarda bu önemsizdi sizi düşman olarak görüyordum, size güvenmiyordum ki hala güvenmiyorum ama yine de size ihanet etmek istemedim. İlk defa ailenin ne demek olduğunu sizden öğrendim ben o ailenin içinde değildim hep dışarıdan izliyordum ama yine de sıcaklığınız bana kadar geldi,”
“Bana neden bunları anlatıyorsun?” diye sorduğunda bakışlarında yargılama yoktu ya da ben öyle zannediyordum.
“Çünkü yarın son hamle oynanacak Adel. Bu akşam o davete geleceğinizi biliyorlar ve ben Mortis’i teslim edeceğim kardeşime karşı o. Onu kurtarmamın tek yolu bu,” dedim. “Bunu yapmayacağım, bir kez ihanet ettim ama onlara Mortis’i teslim etmeyeceğim. Onları yanlış yönlendireceğim Mortis yine beni ihanet etti bilecek ve ben Elena’yı alıp abimle oradan çıkacağım. Abime henüz plandan bahsetmedim davetten önce ona da söyleyeceğim,”
“Bunu neden bana anlatıyorsun Milena?” diye sordu tekrardan.
Dolan gözlerimi saklamak için binanın duvarına baktım. “Çünkü birbirimize benziyoruz. Sertiz, yarayız, kırıp dökeriz, kimseye güvenmeyiz ve kalpsiziz. Ayrıca biliyorum ki kardeşinden daha önce haberin olsaydı üvey olması önemli olmazdı, onu kurtarmak için her şeyi yapardın. Jasmi çok duygusal bunu ona söylemezdim duygularıyla hareket ederdi bu yüzden beni sende daha fazla beni anlayacak kimse yok, buna güven de fark etmez ama bana yardım et,”
Gözlerindeki ikilemi gördüm buna rağmen beni anladı mı bilmiyorum ama kafasını salladı. “Benden ne istiyorsun?”
“Eğer bir şeyler ters giderse ve ben Adaletin eline düşüp sağ çıkamazsam devrimin başına geçmeni istiyorum,”
Kaşları çatıldı. “Devrim mi?”
Tekrardan ona dönüp kafamı salladım. “Devrim. Ben her şeyi ayarladım Adel, eğer kardeşimle oradan çıkarsam o zaman ihanetimle kendim yüzleşecek ve bu ülkeyi yakacağım. Devrim başlatacağım, bütün evraklar hazır ben öldükten sonra devrimin başı sen olacaksın,” bir süre durdum ve birazdan söyleyeceğim şeyi gerçekten istiyor muyum diye düşündüm. “Eğer başarılı olamazsam ve ölürsem günlüğümü Mortis’e vermeni istiyorum. O ihaneti affetmez ama yine de ver belki beni anlar. Sen beni anlıyor musun Adel?”
Kucağımda birleştirdiğim elime uzandı ve elimi bir kardeş gibi güvenle sıkı sıkı tuttu. “Seni anlıyorum ama sana çok kızıyorum Milena. Bize neden söylemedin? Biliyorum cana yakın değildim, Jamail’de öyle değildi ama söyleseydin anlardık,”
“Yapamazdım. Benim bu evde bir yatağım bile yoktu, benim bu ailede bir yerim yoktu ki anlatmazdım. Kardeşimi de riske atamazdım bir tek o kaldı Adel evet abim var ama Elena çok başka. Benim kimsem yok bir o var. Kardeşim için kalbimden vazgeçerim, kalbime ihanet ederim kalbime girmeye çalışanlara ihanet ederim ama yine de Mortis anlar mı?”
“Anlar,”
“Anlamak zorunda,”
Adel kollarını bana doladığında kafamı omzuna yasladım “Zorundaydım ama pişman değilim kardeşim için yaptığın şeylere nasıl pişman olayım?”
“Ekip bunu anlayacak,” dedi beni teselli etmek için ama hangi teselli bugün yaşanacakların ağırlığını unutturabilirdi ki.
“Teşekkür ederim,”
“Oha bu anı hemen ölümsüzleştirmemiz lazım!” diye haykıran Damian’ın sesiyle gülerek geri çekildim. “Ben mi yanlış görüyorum yoksa sen Adel’e mi sarıldın Mil?” sesi alaylı olsa da buna şaşırdığı belli oluyordu.
“Milena’da bana aşkını itiraf ediyordu Damian,” dedi Adel her zamanki normal tavrıyla.
“Evet artık kızlardan hoşlanıyorum galiba,” diyerek Adel’in oyunu oynadım. “Adel’den sonra oldu bu, kalbim nasıl çarpıyor baksana Dami?”
Damian’ın gözleri kocaman açıldı. “Kanım dondu şuan lütfen hemen bu oyunu bırakın,” bir çırpıda Adel’in kolundan tutup kaldırdı ve kolunun altına aldı. “Güzelimi paylaşmam Milena. Sende dürümümü paylaştım diye çok açıldın ben üçlü sevmiyorum. Hatunum bana özel,” sözleriyle Adel ile anlık olarak bakıştık ve aynı anda dudaklarımızda kahkahalar döküldü.
Adel ilk defa açık olarak kollarını Damian’ın beline doladı ve tam kalbinin üzerini öptü. “Merak etme senden başka kimsenin güzeli olma niyetim yok,” dediğinde Damian’ın çoktan eridiğini fark etmiştim bile. Bakışları eskisinden daha fazla bir şekilde parlarken dudaklarını Adel’in başının üzerine bastırdı. “Sana asla karşı koyamayacağım değil mi?” diye fısıldadı.
“Sanmıyorum,”
Telefonumu çıkarıp onlar çektiğimde dudaklarımda küçük bir tebessüm yerleşti ardında oturduğum yerden kalkıp Damian’ın omzuna hafifçe vurdum. “Rica ederim Dami ve eğer ilerideki yeğenlerimden birinin ismi benimki olmazsa bozuşuruz,”
Adel yüzünü buruşturdu. “Ne yeğeni ya!”
“Milena doğru söyledi ne yani bizim minik gölgelerimiz olmayacak mı?”
“Defol Damian!” diyerek onu ittiğinde bende keyifle ön bahçeye doğru yürüdüm. Mortis arabanın kaputuna yaslanmış sigarasını içiyordu. Umursamazlık maskemi yüzüme takıp onun önünde dururken dudaklarının arasındaki sigarayı aldım “Bu kadar çok düşünme Suç Kralı yoksa delirirsin,” dedim yarı alayla.
Dediğim şeyi komik bulmuş gibi yarım ağız bir şekilde güldü. “Ben delirmem dies stella delirtirim,” dedi kendini beğenmiş bir şekilde.
“Kendinden çok eminsin,”
“Her zaman,” sigaradan büyük bir duman çektikten sonra dumanını onun yüzüne üfledim. “Dies Stella,”
“Hm,” dedim onaylamak ister gibi
“Gidelim,” aslında söylemek istediği şeyin bu olmadığını biliyordum ama yinede üstlemede kafamı sallayıp sigarayı dudaklarına geri bıraktım. Mortis’in arabayı açmasıyla arabaya bindik. “Senin evin hala güvenli mi?” diye sordum arabayı çalıştırdığı sırada.
“Benim olduğum her yer güvenli,”
Bu kadar beğenmişliğine karşı gözlerimi devirdim.“Bugünkü özgüvenini neye borçluyuz?”
“Her zaman özgüvenliyim zaten. Bunu sürekli dile getiren ve bununla sürekli böbürlenen bir ukala değilim sadece.”
“Ne kadar mütevazi bir adamsın,”
Göz ucuyla bana bakıp sırıttı. Evin önünde durduğumuzda Mortis’ten önce indim ve binanın kapısını benim için açmasını bekledim. Anahtarları çıkarıp kapıyı açtı ama bu sefer asansör yerine merdivenleri kullandık, Mortis evin kapısını da açtıktan sonra eve girdik.
“Övünmek gibi olmasın ama gerçekten bu içki konusunda çok iyiyim. Çok güzel alkollü kokteyl yaparım,” dedim üzerimdeki deri ceketi çıkarıp koltuğun üzerine koyduğumda. Peçemi de çıkarıp koltuğa bıraktım ve saçlarımı serbest bıraktım. “Bu arada kıyafetlerimiz,”
“Arabadalar,” diyerek sorumu cevapladı.
Üzerime giydiğim bordo saten gömleğin kollarını yukarı doğru kıvırdım ve dolabı açıp içinden viski, cin tonik, limon ve karanfili çıkardım. “Tarçının var mı?” diye sordum Mortis’e dönerek. Ağır bakışları üzerimdeyken yanıma geldi ve dolapların birinden çubuk tarçını çıkarıp bana uzattı. Tarçını da tezgahın üzerine koyduktan sonra tüzgeç, bir şişe ve iki tane geniş yavan bir kadeh çıkardım.
Limon suyunu sıktım, cin tonik ve tarçın kabuğunu koyup şişenin kapağını kapattıktan sonra da çalkalamaya başladım. Mortis’in bütün dikkatinin benim üzerimde olduğunu fark ediyor yinede ona bakmayı reddediyordum, dikkatimi dağıtmasına izin vermedim. Şişenin kapağını açıp içine karanfil de ekledim ve bir süre daha çalkaladıktan sonra kadehlere hazırladığım içeceği süzdüm. En sonunda üzerine biraz viski koyup birazda limon kabuğu rendeledim ve kadehi Mortis’in önüne ittim. “Dene bakalım,”
Mortis önündeki kadehe bir an baktı ardından kadehi eline alıp hiç tereddüt etmeden koca bir yudum aldı. Dilini önce ağzının içinde daha sonrada dudaklarının üzerinde gezdirdiğinde zorlukla yutkunmak zorunda kaldım.”E nasıl buldun?” diye sordum gerginliğimi atmak için.
Mortis bakışlarını bana çevirdiğinde bir kez daha dudaklarını yaladı.Artık şu lanet diliyle dudaklarını yalamayı hemen bırakmalıydı! Bundan zevk aldığını biliyordum, beni çıldırtmak istiyordu ama bu oyuna gelmeyecektim. Kafasını ağır aır aşağı yukarı salladı. “Oldukça etkileyici bir tat, beni her zaman şaşırtmayı başarıyorsun,”
Duyduklarım hoşuma gitti hata keyiflendim bile. Kadehimi dudaklarıma yaslayıp bende onun gibi büyük bir yudum aldım daha sonra dilimi önce ağzımın içinde daha sonra da dudaklarımın üzerinde gezdirdim. Mortis’e baktığımda buz mavisi gözlerinin bir ton koyulaştığına şahit oldum. “Her şey yolunda mı?” diye sordum sahte bir merakla oysa ne olduğunu adım gibi biliyordum.
“Neden yolunda olmasın ki?”
“Umursamaz bir şekilde omuz silktim. “Bilmem bakışların değişti,”
“Değişti mi?”
“Değişti,” elindeki kadehi masanın üzerine bırakıp masanın üzerinden yüzüme doğru yaklaştı.”Benim oyunumu bana karşı mı oynuyorsun güzelim?”
Güzelim?
Bu hitabı ondan sadece bir kere duymuştum o zaman benim için anlamsızdı ama şimdi içimde bir şeyler hareketlenmeye başlamıştı.”Neden bahsettiğini asla bilmiyorum ama diyelim ki oynuyorum,” bende onun gibi masanın üzerinden yüzüne yaklaştım.”Benimle oynayacak mısın?”
Parmakları çenemi bulduğunda yüzümü kendine doğru çekti. “Bugün değil ama illaki bir gün,” biraz daha yaklaşıp yanağıma uzandı ve derin bir şekilde öptü. “Şimdi keyifle kokteyllerimizi içip gevşeyelim bu gece bizim için zor bir gece olacak,”
Öpücüğünün etkisinden kara zorla çıkıp geriye çekildim ve kadehin içinde kokteylin hepsini kafama diktim. “Çello çalmamı ister misin?” diye sordum ama bu aslında benim isteğimdi. Bugün son kez hem kendim hemde onun için çello çalmak istiyordum. Ona doyasıya veda etmek istesem de bunu yapamayacağımı biliyordum bu yüzden kendi yöntemimi kullanacak ona son kez çello çalacak ardından sadece gözlerine bakacaktım.
“Sen istiyorsan,” dedi ucu açık bir şekilde.
“Tabiki istiyorum sadece kendim istediğim için sana sordum, bahane olsun diye,”
Kaşları havaya kalktı. “Ne ara yapmak istediğim şeyler için bahane arar oldun?” diye sorduğunda ona cevap vermeden omuz silktim ve asla yeri değişmeyen çelloya doğru yürüdüm. Bu sefer tekli koltuğa oturup pozisyonumu aldım ve her zamanki gibi önce çellonun sabını daha sonra da telini tuttum. Bugün çalacağım beste bana aitti ama bunu o bilmeyecekti.
Babam sürgün edildikten sonra onun için oluşturduğum ve defalarca çaldığım bir besteydi. Bazı yerleri durgun bazı yerleri çıkışlıydı yine de bestenin çoğu yerinde sadece hırçınlık vardı hiç bitmeyen bir öfke vardı. “Veda” bestenin adı buydu. Babam için yazdığım ama son kez Mortis için çalmaya başladığım beste buydu. Yayı çelloya bir yavaş bir hızlı şekilde dokundururken gözlerim kapalıydı, gerçi açık olsa bile Mortis’i göremezdim çünkü o kadar kendi duygularımda boğulmuştum ki bir başkasını görmem imkansızdı.
Parça bitmemiş olmasına rağmen hissettiğim ağırlıkla birden çalmayı bıraktım ve gözlerimi açtım. “Daha fazla çalmayacağım,” dedim düz bir sesle. Buz mavisi gözler yine bendeydi. “Gayet iyi gidiyordun,” dedi Mortis.
Çelloyu koltuğun başlığına yasladıktan sonra dizlerimi kendime çektim. “Birden çalmak istemedim,” dedim ardından biraz düşündüm ve aklıma gelen şeyle tekrardan Mortis’e döndüm. “Yılbaşına çok az kaldı, ne yapmayı düşünüyorsun?” ben yokken ne yapacağını merak ediyordum.
Koltukta yayılarak oturdu ve cebinden bir sigara çıkarıp ucunu ateşledi. “Yanıma gelsene,” dedi daha çok rica eder bir şekilde. Normalde olsa yanına gitmezdim ama bu anların son anlarımız olduğunu hatırlamak huysuzluğumu bir kenara bırakmamı sağladı ve oturduğum yerden kalkıp Mortis’in yanına oturdum.
Elindeki sigarayı alıp dudaklarıma yasladığımda karşımdaki tablolara bakıyordum. “Soruma cevap vermedin,” dedim sigarayı ona geri uzatırken.
“Yeni yılın benim için hiçbir anlamı yok. Büyük ihtimalle ya bir soygunda ya da bir barda şişenin dibini görmüş olurum,”
“Çete lideri olarak ne sıkıcı bir yılbaşı,”
“Ne yapayım yatağımda üç kız kafayı mı bulayım?” dediğinde kaşlarım anında çatıldı. Yatağında üç kız almak mı? “Kafanda kurma öyle bir şey yapmıyorum Milena. Ayrıca sen sordun hatırlatırım,”
“Hayal gücünün bu kadar büyük olduğunu düşünmedim. Ne bileyim belki ekiple falan takılırsın diye düşünmüştüm, sonuçta bir ailesiniz,”
“Kendini katmıyorsun?” dedi sorar gibi.
Hafifçe güldüm bu dediğine, zeki bir adamdı ama bazı konularda çok salakça davranıyordu. “Ben aileden değilim,” dedim lafı dolandırmadan. “Bunu biliyorsun zaten,”
“Hayır bilmiyorum,” sesi anında sertleşmişti, bu konudaki düşüncemi asla sevmiyordu ama ben sadece gerçekleri söylüyordum bu yüzden istediği kadar kızabilirdi çünkü bunu umursamıyordum.
“Hadi ama Mortis görmezlikten mi geliyorsun şimdi de?”
“Neyi görmezlikten geliyormuşum?”
Kafamı iki yana salladım. “Boşver gitsin bu konuyu konuşmak bize bir şey kazandırmayacak,”
“Söyle Milena,”
“Söylemeyeceğim,”
“Milena!” işte yine bir anda sesini yükseltmişti, neden sessizce konuşmuyordu ki? Niye bağırıyordu? Damarıma basıyor onu yakmamı istiyordu ve ben kendimi durduracak bir kadın değildim.
“Bana sesini yükseltme!” dedim sert bir tonda. “Söylemek istemiyorum, sen kendin çöz illa anlaman için anlatmam mı lazım?”
“İyi amına koyayım anlatma,”
“Anlatmayacağım,” dedim hayal kırıklığıyla. Erkekler sadece hayal kırıklığıydı, başka hiçbir halt değildi. “Vita’yı görmek istiyorum, nerede olduğunu söyle abimden beni ona götürmesini isteyeceğim,”
“Ben götürürüm,”
“Senin götürmeni istesem sana söylerdim, bunu da açıklamadan anlayabilirsin bence,” sözlerimle çenesini kıracak derecede sert sıkarken onu umursamadan oturduğum yerden kalktım eğer istediği buysa ona istediğini verecektim. Abimi aradığımda telefon ilk çalışta açıldı açıkcası hala bu durumu biraz garipsiyordum benim artık aradığım bir abim vardı. “Minik Yıldızım?” telefon açıldığı gibi duyduğum hitap dudaklarıma küçük bir gülümseme yerleşmesine sebep oldu.
“Beni ilk gün geldiğin evden alır mısın lütfen? Vita’yı görmeye gitmek istiyorum,”
Vita’nın kim olduğunu bile sorgulamadan “Yarım saate oradayım,” dedi.
“Bekliyorum,” dedim ve telefonu kapattım. “Adresi veriyor musun?”
“Bende geleceğim, beni takip edersiniz,” dedi ardından sigarasını söndürüp oturduğu yerden kalktı.
“Sebep?”
“Oğlumu göreceğim ve aynı zamanda bu gece onları eve götüreceğim,”
“Vita bir süre orada kalsın abimin evi nasıl bir yer bilmiyorum, hem belki Elena ondan korkar,” söylediğim her şey boştu. Geri asla dönmeyecektim, kardeşimi alacak ve bir daha asla onların arasına giremeyecektim. Anlaşma bile önemini yitirecekti.
Ceketimi aldıktan sonra beraber evden çıktık ve yüzümüzde peçelerle binanın çokta dikkat çekmeyen bir yerinde durduk. “Bazen benim senden sakladığımdan daha çok sır saklıyormuşsun gibi hissediyorum,” dedim dürüst bir şekilde.
“Hepimizin kendine sakladığı şeyler var Milena,”
“Biliyorum ama yine de…” doğru kelimeleri bulamayacağımı anladığımda sustum ve o anda sanki abim beni kurtarıcım gibi arabası karşımda belirdi. “Gitsem iyi olur sende arabana bin, bize yolu göstermen gerekiyor,” arabaya ilerleyeceğim sırada eli kolumu kavradı. “Cümlenin devamını getirmeyecek misin?”
Ne diyeceğimi bilmiyorum ki,” kolumu onun elinden kurtarıp abimin arabasına ilerledim ve ön koltuğa oturdum. Abim yüzünde kocaman bir gülümsemeyle yanağımı öptüğünde bir an duraksadım.
“Ne oldu?” dedi halimi fark edince.
“Hiç sadece tuhaf geldi, hala varlığına alışmaya çalışıyorum,”
“Hayır onu sormuyorum Milena. Bir sorun var ve bunu söylemiyorsun, zaten o ayinin yapıldığı yerde adam sana ne söyledi onu da söylemiyorsun. Sorun ne?”
“En baştan dinlemeye hazır mısın?”
“Hemde herşeyi,”
Derin bir nefes alıp kısaca bu zamana kadar öğrendiğimiz ve başımıza gelen her şeyi anlattım. Hatta Adalet ile yaptığım anlaşmanın bir kısmını ve Adel ile yaptığımız konuşmayı da anlattım. Bu sırada abim önümüzden gidip bize yolu gösteren Mortis’in arabasını takip ediyor ve söylediklerimi dehşetle dinleyip bunları idrak etmeye çalışıyordu.
“Hayatın üzerine kumar oynayacaksın,” dedi abim buna inanamıyormuş gibi. “Kesinlikle olmaz!” direksiyonu sanki kıracakmış gibi sıkıyordu.
“Sana sormadım zaten ben bugün Elena’yı alacağım bunun sonunda ölmem gerekiyorsa sorun değil,”
“Milena sen oradan sağ çıksan bile bu adam seni yaşatır mı sanıyorsun?” derken kastettiğinin Mortis olduğunu anlamıştım. “O adam senin ihanetini öğrendiğinde seni sağ bırakacak mı?”
“Beni fazla hafife alıyorsun Aron,” dedim sakin tutmaya çalıştığım sesimle.
“Benden kendini ölüme doğru yürümene izin vermemi istiyorsun Milena bunu senin aklın alıyor mu! Senin aklın böyle bir şeyi alıyor mu!” Araba ani bir frenle durduğunda öne savruldum. “Buna izin vermeyeceğim!”
“Senden izin istemedim!” diye haykırdım yüzüne. “Senden sadece yanımda olmanı ve bana yardım etmeni istiyorum! Bana abilik yapmanı benim ve Elena’nın canını korumanı istiyorum!” sinirle tekrardan önüme döndüm. “Eğer bunu yapmak istemiyorsan beni engelleme, senden başka bir şey istemiyorum. Şimdi arabayı sürmeye devam et lütfen çünkü birazdan Mortis şüphelenip arabadan iner ve buraya gelir. Bunun olmasını istemiyorum,”
Bir şey söyler diye beklediğim saniyelerde sadece arabayı çalıştırdı ve arabayı sürmeye devam etti. En sonunda büyük bir evin önünde durduğumuzda arabadan inen ilk ben oldum. Mortis anında dibimde biterken bakışlarımı ona dokundurmamaya çalıştım. Ona hala sinirliydim belki de biraz kırılmıştım, hayır sadece sinirliydim kırılmamıştım.
Mortis evin kapısını çaldıktan bir süre sonra bize kapıyı mavi saçlı gözlüklü bir adam açtı. Karşımdaki adam büyük ihtimalle ya benimle yaşıt ya da benden biraz büyüktü. Kahverengi gözleri, kaşının üzerinden geçen çizgisi ve burnundaki hızmayla oldukça değişik bir tipti.
Kahve umursmaz bakışlarıının ilk hedefi benken ikinci hedefi Mortis’ti. Mortis ile kısa bir el sıkışmasından sonra mavi saçlı adam bizi içeri aldı. “Hoşgeldiniz,” dedi ruhsuz bir sesle.
“Bizim çocuklar nasıl?” diye sordu Mortis.
Mavi saçlı adamın dudağının kenarı hafifçe kıvrıldı. “Bence keyifleri bayağı yerinde. Biraz saldırgınlar ama birbirlerini benden koruyorlar. Halbuki onlara yemek verip onlara bakan benim, bu biraz travmatik bir durum,”
“Yine çenen düştü Ayza,” dedi Mortis daha çok eğlenir bir tavırla.
Ayza’nın bakışları tekrardan bana ulaştığında yüzümde hala peçe olmasına rağmen elimi uzattım. “Milena,” dedim kendimi tanıtarak.
Ayza’nın kaşları şaşkınlıkla havalanırken Mortis’e döndü. “Bu o mu?” diye sordu.
“O,” demesiyle Ayza hiç beklemeden elimi sıktı “Ayza. Tanıştığıma memnun oldum. Seninle karşılacağımı hiç düşünmemiştim,”
“Benim kızıma bakıyorsun,” elimi geri çekip kapı girişinden kafasını uzatmış bana bakan Vita’yı gördüm ve hiç beklemeden dizlerimin üzerine çöküp kollarımı ona açtım. Vita hızla üzerime atladığımda dengemi sağlayamayıp kalçamın üzerine düştüm. “Bende seni çok özledim kızım,”
“Bu kadar uysal olduğunu bilmiyordum, beni asla yanına yaklaştımrıyordu,”
“Kızım sadece erkeklerden hoşlanmıyor o kadar,” dedim Vita’yı savunarak. Kafasını okşarken burnumu onun boynuna gömdüm. “Özür dilerim,” diye fısıldadım sadece onun duyabileceği bir sesle. Ne ara ona bu kadar bağlandığımı bilmiyordum ama şimdi ondan ayrılmak ona veda etmek çok zor geliyordu.”Sözümü tutamadığım için beni affet. Eğer başarabilirsem geri geleceğim, gelemezsem beni unutma,” dudaklarımı onun kürküne bastırdığım anda dudaklarından küçük bir mırlama çıktı. Geri çekilip başını okşadım. “Akıllı kız,”
“Sakın bu Leoparın senin olduğunu bana söyleme Milena!” arkamdan abimin dehşetle çıkan sesini duyduğumda oturduğum yerden kalkıp ona döndüm.
“Tanıştırayım bu benim kızım Vita,” ardından Vita’ya döndüm. “Kızım bu da abim Aron,” diye takdim ettim.
Abimin yeşil gözleri dehşetle açıldı. “Dalga geçiyorsun değil mi?” hala dediklerime ikna olmamış gibiydi. Bana doğru bir adım atacaktı Vita öne atılıp hırlayınca hızla geri çekildi. “Beni öldürmek isteme oranı yüzde kaç şuan?” diye sordu.
Onun bu haline eğlenirken dudağımı büzdüm. “Hadi ama o kadar da korkunç değil, Vita oldukça uysal bir Leopar,” tekrardan eğilip başını okşadım. “Öyle değil mi kızım?”
“Kesinlikle yalan!” dedi şiddetle karşı çıkarak Ayza. “Hala yaşıyorsam ona yaklaşmadığım içindi,”
“Gayet mantıklı bir karar vermişsin,” dedim.
Ayza anında yüzünü ekşitip “Beni gerçekten en az şu Leopar kadar korkutuyorsun,” dedi.
Bakışlarım önce Mortis’e daha sonra tekrardan Ayza’ya çevrildi. “Hiçbir şey yapmadım bile!” diye itiraz ettim.
“İnan bana bakışın bile yetiyor,” sözleri bir yerde gururumu okşarken diğer yandan bakışlarım gerçekten o kadar sert mi diye düşünüyordum. “Neyse artık gitsek iyi olur,” dedim kapıya doğru yürürken.
Abim ve Mortis arkamdan geliyordu. “Milena,” olduğum yerde durup Mortis’e döndüm. “Efendim,”
“Eve beraber gidelim,” dedi durgun bir sesle.
“Abimle gidebilirim,”
“Fazla dikkat çeker,” dediğinde sözleri mantıklıydı. Cevap vermeden sadece arabasına ilerledim ve ön koltuğa oturdum. Mortis’de şoför koltuğuna oturduğunda bakışlarım yan profiline kaydı. “Bu Ayza denen adam kim?” diye sordum merakla
“Bana çalışan bir ajan,” dedi kısaca Eğer bir geleceğim olursa bu konuyu daha detaylı araştırmaya karar verdim.
“Uzun süredir motor sürmüyorsun, neredeyse hep araba kullanıyorsun. Motoruna çok değer verdiğini düşünmüştüm,”
“Motoru yeniliyorum,”
“Hiç fark etmedim. Ne zamandan beri motorunu yeniliyorsun?” bana kısa bir bakış attıktan sonra yeniden yola döndü. “Yaklaşık iki aydır motoru yeniliyorum Milena, görmemen çok normal çünkü çoğu zaman geceleri uğraşıyorum,”
“Vampir misin sen? Hiç uyumuyor musun?” gündüzleri de uyumadığına emindim ve geceleri de uyumadığına göre bu adam beni gittikçe germeye başlamıştı. Gerçi dün gece benimle uyuduğuna göre uyumakla alakalı bir sıkıntısı olamazdı.
“Gece boyu çalıştığımı söylemedim bir kaç saat çalışıyor gün doğmadan birkaç saat yatıyorum,”
“Uykunu alıyorsun yani?”
“Alıyorum,”
“Hayret benimle uyuduğunda neredeyse bıraksam akşama kadar yatacaktın,” dedim tepkisini ölçmek için. Bana cevap vermesini o kadar uzun süre bekledim ki en sonunda pes edip bakışlarımı yola çevirdim. O cümleyi kurarken ne duymayı bekliyordum ki? Kendimden fazlasıyla taviz veriyordum ve bunun sebebi vicdan azabıydı oysa bunu yapmamalıydım. Ailem için yaptığım bir şey için vicdan azabı çekmemeliydim, kimseye zarar vermemiştim. Masum olan çocuğu ne çabuk unuttun dedi iç sesim ama hayır unutmamıştım, sadece o benim kendi vicdan mahkememdi bunun Mortis’le hiçbir alakası yoktu.
Peki o zaman ona duyduğum bu vicdan azabının sebebi neydi?
Bunun cevabını kendime uzun süre veremeyecektim çünkü her zaman dediğim gibi ben herkesten önce ilk kendimi kandırırdım.
🏺
Seçimler ve verilen kararlar.
Verilen kararlar ve onların sonuçları.
Bu söylediklerim asla değiştiremeyeceğimiz şeylerdi çünkü hangi yolu seçersen o yolda sonuna kadar yürümek zorunda kalırsın. Seçtiğin yolun sonuçlarına katlanmak ve olacakları kabul etmen gerekir. Ben bu yola girdiğim ilk andan beri seçtiğim yol belliydi. İhanet. Ne kadar kaçarsam kaçayım asla peşimi bırakmayacak bu yolun sonunda tekrardan beni sobeleyecekti. Ben yolumu seçmiştim ve sonuçlarını çok yakında görecektim fakat bildiğim bir şey varsa asla öylece cezamın verilmesini beklemeyeceğimdi. Karşılık verecek beni yakanı daha çok yakacaktım.
Yine her zamanki gibi kahverengi bir peruk takmıştım bu aralar bunu çok kullandığımdan neredeyse artık bu görüntüme bile alışmıştım. Yine de sarı saçımdan asla vazgeçmezdim. Üzerimde siyah üzerinden gold yılan geçen, altı üçgen şeklinde, kumaşı kadifeye benzer olan bir korse vardı. Altımda ise siyah yüksek beli çiçek dantelli göbeğimden aşağı saten kumaşlı olan uzun bir etek vardı. Eteğin kenarında yırtmaç olduğu için yürümem oldukça kolaydı ayrıca eteğin altında siyah, ince uzun topuğunda gold işlemeli bir stiletto vardı. Buğulu göz makyajım yeşil gözlerimi ortaya çıkarırken dudaklarıma da bordo ruj sürdüm.
Parfümümü sıktığım sırada odanın kapısı açıldı ve içeri giren Mortis’i görünce boğazımın yandığını fark ettim. Üzerindeki siyah takım elbise içine giydiği siyah gömlekle tek kelimeyle mükemmel duruyordu. Yakışıklıydı hemde fazlasıyla. Tek kötü yanı gözlerindeki kahverengi lensti, buz mavisi gözlerini kapatıyordu. Adımları bana doğru geldiğinde tam karşımda durdu “Bunu sana aldım,” demesiyle elinde tuttuğu kolyeyi o an fark etmiştim. Yeşil büyük bir zümrütün üzerinde kıvrılan gold bir yılan vardı. “Yılanlara zaafın var sanırım,” dedim yarı alayla.
“Belki,” dedi ardından bir adım daha bana yaklaştı.”Takmama izin verir misin?”
“Centilmen bir beyefendi olmaya karar verdiysen neden olmasın?” ona sırtımı döndüğünde peruğu kenara çekti ve kolyeyi tek seferde dikkatle boynuma taktı. Parmakları ensemin üzerinde gezindiği sırada ben aynadan yansımamıza bakıyordum. Mortis’in bakışları omzumdayken sanki dünyanın en güzel şeyine bakıyormuş gibi bakıyordu. Enseme doğru yaklaşıp dudaklarını içimi titretecek kadar uzun bir süre ensemde tuttu sonrasında ise geriye çekildi ve kollarını arkadan belime dolayıp sırtımın onun göğsüne yaslamamı sağlıyordu.
“Bu taş senin gözlerinin yanında sönük kaldı,”
“Sadece yeşil göz işte,”
“Milena gözlerin, orada bir hayat başlayıp bir hayat bitebilir. Ellerinde bir hayat son bulup bir hayat var olabilir,” yüzüne bakma isteğiyle ona doğru döndüm. “Lenslerini çıkarır mısın?” diye rica ettim son kez gözlerine bakma isteğini bastıramayarak.
“Döndüğümüzde çıkarırım zaten zor taktım,”
“Şimdi görmek istiyorum,” diye ısrar ettim.
“Döndükten sonra sen benim gözlerimi bende senin sarı saçlarını göreceğim. Dönmek için bir sebep daha, sağ salim buraya döneceğiz tamam mı?”
“Döndüğümüzde saçlarımı göremeyeceksin. Ben istediğim zaman senin gözlerini göremiyorsam sende istediğin zaman benim saçlarımı göremezsin,”
Gözleri kısıldığında bana uzun uzun baktı. “Asla geri adım atmayacaksın, meydan okumayı bırakmayacaksın değil mi?”
Çenemi dikleştirip ona yeniden meydan okudum. “Asla,”
“Gidelim?” diye sorduğunda bunu belkide bir daha yapamayacak olmanın korkusuyla kollarımı boynuna doladım ve başımı boyun girintisine saklayarak kokusunu içime çektim. Moris, hiç tereddüt etmeden kollarını bana doladığında genzimin yandığını hissettim.
Çünkü vedalar hep çok acıtır.
“Gidelim,” geriye çekilip yatağın üzerindeki kürkümü alıp üzerime geçirdim ve siyah küçük çantamı da elime aldıktan sonra beraber aşağı indik. Ekip yine salonda bizi bekliyordu, Aris, Omar ve Damian Adeletin askerlerinin giydiği kıyafetlerden giymişlerdi. Jamail siyah kargo pantolon ve üzerine siyah bir tişört ve siyah ceket giymişti, Adel’in üzerinde de garsonların giydiği siyah pantolon ve beyaz gömlek takımı giymişti. Jasmi’de aynı Jamail gibi giyinmişti. Her şey konuştuğumuz gibiydi. Herkese son bir kez baktığımda gözlerim en çok Adel’de takılı kaldı sadece benim anlayabileceğim şekilde yavaş yavaş gözlerini açıp kapattığında sırtımı dikleştirdim.
Arabalara dağıldığımızda herkes kendi görev yerini biliyordu. Yol boyunca ikimizde sessizdik, sanki Mortis ona veda ettiğimi anlamış gibi hiç konuşmuyordu. Anlamazdı bunu biliyordum ama içten içe belki de anlıyor ama sesini çıkarmıyordur diye düşünmeye başlamıştım. Araba durduğu sırada telefonuma bir mesaj düştü.
Aron; Yanındayım hemde her kararında. Sözümde duracağım minik yıldızım.
Aros; Dışarıda seni dediğin yerde bekleyeceğim.
“İsimlerimiz Yekta ve Alin,” dedi Mortis.
“İyi de bunlar türk isimleri değil mi? Orada dikkat çekmez miyiz?” diye sordum.
“Çekmeyeceğiz oradaki tek türk biz değiliz. Hakim bütün dünyaya kurallarını göstermek istiyor,”
“Kral’ın bunu kabul etmesi aklım almıyor. Kralsın ama ülkeni bir caninin yönetmesine izin veriyor buna asla müdahale etmiyorsun. Çok korkutucu,”
“Bunları daha sonra tartışacağız,” dedikten sonra hiç beklemeden beni ensemden tutup alnıma küçük bir öpücük kondurdu. “Ne olursa olsun Milena asla yanımdan ayrılma ve yanlış bir şey yapma,”
Elimi onun elinin üzerine koydum. “Yapmam,” yapacağım.
Beraber arabadan indiğimizde Mortis arabayı valeye verdiğinde bir elini belime yerleştirip beni kendisine iyice çekti. Bakışlarım kocaman Adalet yazan siyah binada takılı kaldı, büyük uzun içeriyi göstermeyen gri dikdörtgen pencereler ve heme sağ tarafında ucu görünen piramitler. Sanki yeniden boğazımda bir ip vardı ama bu sefer ipte bendim urganda.
Askerler kimliklerimizi kontrol ettikten sonra içeri girerken bize eşlik edip bizi büyük ortak salona yönlendirdiler. İçerisi oldukça ferah, duvarları kahverengi tonlarında, ortada kocaman bir avize ve yerde kırmızı bir halı vardı. Burayı gören bir kişi hücrelerin daha iyi olduğunu düşünebilirdi ama öyle bir şey yoktu, buranın hücrelerle uzaktan yakından alakası yoktu.
Bize ayrılan masaya oturduğumuzda bakışlarım etrafta gezindi ve gözüme çarpan ilk kişi diğer misafilere kokteyl dağıtan Adel oldu. Kısa süre sonra Hakim kürsüye çıktığında ellerimi yumruk yapıp tırnaklarımı avuç içlerime bastırdım. “Sevgili konuklar öncelikle hepiniz hoşgeldiniz,” diye konuşmasına başladığında kocaman bir alkış tufanı koptu.
“Onu öldürmek istiyorum,” dedim dişlerimin arasında.
Mortis’in elini sırtımda hissettim. “Sakin ol,” dedi yatıştırıcı bir sesle. “Onu öldüreceğimiz zamanda gelecek ama şimdi sabırlı olmalıyız,”
Sadece kafamı sallamakla yetindim. Hakim yeniden konuşmaya başladığında artık sakin kalmam daha zordu, kardeşimin acısının sebebi olan adamı dinlemek midemi bulandırıyor içimdeki ateşi harlıyordu. Bu yüzden bir süreden sonra dinlemeyi bıraktım çünkü her seferinde kadınları aşağılıyor ve onları kısıtladığı yasaları tekrar ediyordu.
Tanrı’m eğer beni görüyorsan beni bu ızdıraptan kurtar ve bir mucize yarat.
Duyduğum alkış sesleriyle konuşmanın bittiğini anlayınca artık planımın devreye girme zamanı gelmişti. “Mortis bir sorunumuz var,” dedi kulaklıktan Jasmi. “Kapıları kilitliyorlar ve özel sistemlerinden kırmızı kod verdiler burada olacağımızı biliyorlar!” ve ihanetin ilk darbesi yapıldı.
Oturduğum yerden kalktığımda Mortis’de benimle beraber kalktı.”Herkes dışarı çıksın!” dedi Mortis ama adımlarını aceleye getirmemeye ve dikkat çekmemeye dikkat ediyordu. “Kameraları bir süreliğine kapatmanı istiyorum Jasmi!” Askerleri atlatıp koridora çıktığımızda Mortis tekrardan konuştu. Bir yandan da koridorda olabilecek olası askerlere karşı dikkatli davranıyorduk. “Aris, Adel, Omar, Damian hepiniz hemen çıkın! Jasmi kapıyı bir kaç dakikalığına da olsa açık tutmaya çalış!”
“Mortis,” dedim onun kolundan tutarken.
Öfkeli bakışları bana döndüğünde “Hayır!” dedi yüksek sesle.
“Kardeşimi almadan gidemem!”
“Onu sonra alacağız yerimiz ifşa oldu!”
“Mortis,” dedim tekrardan anlaması içi ve o anladı. Bu sefer ben söylemeden sadece gözlerimin içine bakarak anladı. “Yapmadın,” dedi ama gözlerinde şok değil, sadece kabulleniş vardı. Bende onun gözlerinden anladım. Mortis Badh en başından beri ihanetimi biliyordu.
“Yapmak zorundaydım, lütfen git,” çenem dikti, sesim titremiyordu, gözlerim dolmuyordu. “Git Mortis sadece git,” dedim.
Alayla güldü bu dediğime. “Bravo Milena, artık mutlu olabilirsin. İstediğin oldu artık gerçekten düşmanımsın. Artık gerçekten karşımdasın,” bana vursa belki canım bu denli yanmazdı.
Düşmandım artık ona.
“Sana kendimi kanıtlamayacağım. Bunu daha sonra sana açıklarım ama yapmak zorunda olduğumun farkındasın. Başka çarem yoktu,”
“Her zaman başka bir yol vardır ama sen kolay olanı seçtin. Sen ihaneti seçtin Milena bunun bir bahanesi olamaz. Bu yüzden bence sen geri dönme, burada olduğun tarafta kal. Sen kendi evinde kal bende kendi evimde kalayım,” bana söylediği son sözler buydu. Bunları gerçekten inandığı için mi yoksa sadece canımı yakmak için mi söylemişti bilmiyordum ama arkasını dönüp gittiğinde artık bütün ihtimallerin bile imkansız olduğunu anladım.
Mortis gitti ve ben geride kaldım. Zaten ben hep geride kalırdım.
“Ne burası ne de senin yanın benim evim asla olmadı!” diye bağırdım duymayacağını bile bile. “Ben evsizim,” ve ben bir kez daha evsiz kaldım.
Seçtiğim yol buydu; İhanet.
Kalbe ihanet
Umarım bölümü beğenmişsinizdir bal kuşlarım iki hafta sonra kurgunun kilit noktası olacak bölümde buluşalım
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
Yorumlar



Hadi ama neden ağlatıyorsun bizi bence zevk alıyorsun?
YanıtlaSil"Seni seviyorum demedi ama kanadından öpüyorum kalbimin kuşu..."
Fransız Kafka -Milenaya Mektuplar
Herhalde kitabın adından dolayı direk aklıma geldi yazmak istedim
Mukkkemmel bir bölüm olmuştur yine birazdan okuyacağımm💖🤍